O torbadaki kemikler ülkenin fotoğrafıdır

Diyarbakır Adliyesi’nin çıkışı. Yaşlı bir adam: bir baba. Elinde bir torba. Torbanın içinde kemikler: 22 Ocak 2016’da Diyarbakır Sur’da öldürülen oğlunun 7 yıl sonra kendisine teslim edilen kemikleri. Yüzünde, -tevekkül denilemez buna-donup kalmış, maskeleşmiş bir keder…

Sizin hiç oğlunuz öldürüldü mü? Cesedi, Suriçi’nde günlerce sokaklarda kalıp aç köpeklerce parçalandı mı? Dirisinden umudu kesmiştiniz çoktan, hiç değilse bir mezarı olsun diye yıllar boyunca devlet denen acımasız devin kapılarında umutsuzca beklediniz mi? Al da git, hayırlı olsun, denerek elinize bir torba dolusu kemik, oğlunuzun kemikleri verildi mi?

Hayır; bunların hiçbirini yaşamadınız, ilgilenmediniz bile. Huzurunuzu kaçıracak bir haber olarak her nasılsa kulağınıza çalınmışsa, “Ama onlar da terörist, Kürt bunlar” diyerek omuz silktiniz. Sur’u Toledo yapma sözü verenlerin iş makineleriyle girdikleri o topraklarda yatan mezarsız çocukların kemikleri üzerine kurukafalar gibi villalar kurdunuz. Sonra unuttunuz, unutturdunuz. Hepimiz unuttuk, çünkü insan vicdanına ağır gelen suçu unutmak, unutturmak ister.

Ama onlar unutmadı: oğlunun kemikleri bir torba içinde eline verilen Ali Rıza Arslan unutmadı. On yıllardır evlatlarını bir mezara gömebilmek için çırpınan yüzlerce, binlerce ana baba unutmadılar.

Onurlu yaşam hakkı yoksa, onurlu gömülme hakkı da yoktur

Diyarbakır Barosu, “Herkesin onurlu bir şekilde gömülme hakkı vardır” diyerek Ali Rıza Arslan’a oğlunun kemiklerinin bir torba içinde verilmesini “kişinin hatırasına saygısızlık” olarak niteliyor, suç duyurusunda bulunuyor. İyi ediyor tabii. Ama insanların onurlu yaşama hakkı olmayan bir yerde onurlu gömülme hakkından söz etmek biraz ironik gelmiyor mu size?

Ali Duran Topuz’un “Torbadaki kemiklerin gösterdiğidir” yazısından daha iyisini yazamayacağımı bile bile, içimdeki isyanı, çaresizliği, utancı bastırmak için karalıyorum bu satırları.

O torbanın içinde sadece Hakan Arslan’ın kemikleri yok, o torbanın içinde bu devletin, bu toplumun suçları, günahları var. Bu suçları, günahları nereye gömeceğiz? Sadece başkalarıyla değil kendimizle, kendi duyarsızlığımızla, vicdan kararmasıyla nerede, nasıl hesaplaşacağız?

Bana emanet edilmiş bu köşede yazıp çizdiklerimin reklamını yapmaktan utanç duyarım, bugüne kadar da yapmadım zaten. Kuralımı, 2015 sonbaharından  2016 yazına kadarki  o kâbus günlerinin bir çeşit kroniği olan Surönü Diyalogları kitabıma, bir de Çöplüğün Generali romanındaki “oğlunun kemiklerini arayan ana” bölümüne gönderme yaparak bozuyorum.

Gencecik insanların, çocukların sokaklarda vurulup öldürüldüğü o günlerde arkadaşlarımla birlikte ben de oradaydım. Ne devlet ne de silahlı örgüt barış çağrılarına kulak veriyordu. Aileler, Suriçi’ndeki çocuklarının, dirisinden vazgeçmişler ölüsüne ulaşmaya, cansız bedenlerini teslim alıp gömmeye çabalıyorlardı. Çaresizdim, çaresizdik. Muhalefetin, CHP’nin, iktidarın, dönemin başbakanı Davutoğlu’nun kapılarını aşındırıyorduk. Orada insanlar ölüyordu, çocuklar ölüyordu, buralarda ise her kapı aşılmaz duvardı…

Bu ülke bunları yaşadı ve unuttu. Bir tek onlar, çocuklarının kemiklerini torba içinde teslim alanlar unutmadı. Ötekiler, bizler unutmayı yeğledik, unutuşun konforuna sığınarak kendimizi korumaya çalıştık. Utanç duymadık değil; kimimiz “Bu suça ortak olmayacağız” diyerek, kimimiz yazıp çizerek vicdanımızı aklamaya çabaladık. Gücümüz yetmedi, hep eksik kaldık.

Helalleşmek mi diyordunuz?

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun bir süre önce gündeme getirdiği -epeyce muğlak- helalleşme önerisi, eline oğulları yerine bir torba kemik tutuşturulan halk için küçük bir umut ışığı olabilir miydi? Arkası gelmedi, olamadı. Çünkü helalleşme, tarafların önce kendisiyle sonra  karşısındakiyle cesurca yüzleşmesi ve hesaplaşmasıyla mümkündür. Hakan Arslan’ın kemikleriyle; Dersim’de mağaralarda boğularak öldürülen, ağır makineliyle kadın, çoluk, çocuk tarananlarla; Ermeni tehciri kurbanlarıyla, Ezidilerle, Süryanilerle, Alevîlerle, bu topraklar üzerinde zulme uğramış bütün halklarla, bütün insanlarla helalleşebilmek için önce devletin ve toplumun genlerine işlemiş Sünnî Türk milliyetçiliğiyle yüzleşip hesaplaşmak gerekir.

Helalleşmek, tarafları belirsiz bir seçim sloganı olarak kaldıkça daha pek çok baba, evladının kemiklerini torba içinde teslim alacak, Hrant Dink’ler öldürülecek, nice Maraş’lar, Çorum’lar yaşanacaktır. Helalleşmek için, devleti kutsallaştıran ve devletin suçlarını mubah sayan kadim zihniyetle yüzleşmek gerekir ki, bu bir zihniyet devrimidir.

Vicdanını yitirmiş bir toplum

Çok acı ama gerçek; Türkiye toplumu vicdanını yitirdi. Bu süreç ağır ağır, adım adım gelişti. Askerî bürokratik vesayetten siyasal İslamcılara kadar gelmiş geçmiş bütün iktidarlar halkı bölerek, birbirlerine karşı bileyerek kin ve nefret tohumları attılar. Gelmiş geçmiş bütün iktidarlar kendisi gibi düşünmeyen, kendisi gibi yaşamayan, kökeni kültürü, dini mezhebi farklı olana baskıyı, zulmü, ayrımcılığı reva gördü.

80’ler, 90’lar doğuda kirli bir savaşın sürdüğü yıllardı. Bugün ortalığa dökülen iğrenç yolsuzluklar, olağanüstü hâl döneminde devlet çetelerince yönetilen silah kaçakçılığından uyuşturucu trafiğine, faili meçhullerden kökü devletin içinde mafya cinayetlerine, savaş ortamında filizlenip gelişti. Savaş insanı ölüme, kana, zulme kanıksatır,  düşman algısı ve korkusu vicdanı karartır. Her türlü kötülük ve kötücüllük savaşta gübreli toprak bulup yeşerir, insanı ve toplumu çürütür.

Siyasî iktidarlar değişir, ekonomik bunalım er geç bir gün hafifler, ama bir toplum insanî değerleri unutup vicdanını yitirmişse ülke o zaman gerçekten çöker. En zoru insanı düzeltmektir. İnsanı bu hale getirenler ise çalmayı çırpmayı, yolsuzluğu hırsızlığı, değersizliği ahlaksızlığı, yalancılığı madrabazlığı kendi edimleriyle meşrulaştıran iktidarlardır. Kendi iktidarları ve beka’ları uğruna savaşları körükleyen, barıştan kaçan, ölümü kanı kutsayan, insanların yüreklerini karartan kirli savaşları sürdürenlerdir.

Bizler suça ortak olmadık, bedel ödeyerek kendi vicdanımızı rahatlattık ama suça ortak olmamak yetmiyor; suçu engellemek, suçluların hak ettikleri cezayı görmelerini sağlamak, sadece iktidar değişimini değil zihniyet devrimini gerçekleştirmek gerekiyor. Peki nasıl? Ben bilmiyorum, bilmediğim için de elindeki torbada oğlunun kemiklerini taşıyan babadan, bütün o analardan ve babalardan utanarak, çaresizlik ve isyan içinde bu satırları yazıyorum.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR