HDP Milletvekili Tayyip Temel: Yerel seçimlerden ders aldık! Millet İttifakı'nın cumhurbaşkanı adayına şartsız destek vermeyiz!

Giriş babından bir gelişmeye açıklık kazandırmak durumundayım: 

1 Eylül'de gerçekleşen röportajdan birkaç gün sonra CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin, "Muhalefetin iktidarı kazanması durumunda HDP'ye bakanlık verilebilir" dedi.  

6 Eylül'de, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, "HDP ile aynı masaya oturmam" şeklinde sert bir açıklama yaptı.

HDP Grup Başkanı Saruhan Oluç, İYİ Parti'li yetkilileri yumuşak bir üslupla eleştirip uyarıda bulundu. 

Tayyip Temel ise, 8 Eylül'de, İYİ Parti hakkında siyasi sıfatlar da kullanarak çok sert bir yanıt verdi. 

Konuya ilişkin bütün zıt görüşler medyada tartışmalara yol açtı ve kamuoyu çalkalandı. Bir anlamda Millet İttifakı'nda örtülü bir kriz yarattı. 

Röportaj daha önce gerçekleştirildiği için, bu konu Sayın Talat Temel'e sorulmamıştır. 

- Sayın Temel, partideki görevinizi nedir?

Ben, HDP Van Milletvekili ve basından sorumlu eş genel başkan yardımcısıyım. Alanım basın ve propaganda bölümü.


- Sizin bir ittifak meseleniz vardı, sonucu ne oldu?

 25 Ağustos'ta ilan edilecekti. Henüz gerçekleşmedi. Eylül sonuna kaldı. 


- Bazı pürüzler ve sıkıntılar olduğu biliniyor, nereye varacağı hakkındaki fikriniz nedir?

Yaklaşık üç dört aydır çalışmasını yürüttüğümüz sol ittifak (Emek ve Özgürlük İttifakı-F.B.)  belli bir yere, önemli bir aşamaya geldi.

Aslında yedi parti ve örgütle yürüyordu o çalışma. Gelinen aşamada bir parti (hareket-F.B.), seçim ittifakı ve seçim çalışmalarının dışında kaldı. Bizimle dayanışma içerisinde olmak şartıyla mevcut ittifakın içinde yer almayacağını belirterek çekildi. 

Altı örgüt, 24 Eylül'de Haliç Kongre Salonu'nda kitlesel bir katılımla kendi amaçlarını ve hedeflerini kamuoyuna açıklayacak. Hem Türkiye hem de seçimlere ilişkin projeksiyonu hakkında bilgilendirme yapacak. Bakış açısını ortaya koyacak. 

- Bahsi geçen pürüzler aşılabilecek mi, yoksa?

Aslında 24 Eylül'de ortaklaşa açıklayacağımız deklarasyonun son şekline giderek geliniyor. Deklarasyonda Türkiye'nin sorunlarına ilişkin çözüm perspektifi var.

Yine Türkiye'nin temel sorunları hakkında iktidara ve bilhassa muhalefete ciddi eleştiriler ve öneriler de var. Ayrıca toplumsal tabanı genişletmek suretiyle Emek ve Özgürlük İttifakı'nı nasıl büyüteceğimize dair bir yol haritası da öngörülüyor.

Dolayısıyla bu ittifak, tek başına bizim öngördüğümüz üçüncü seçenek, üçüncü yol ittifakından ibaret değildir. Bu, sadece ilk adımdır.

Sol sosyalist güçlerle oluşturulmuş olan birinci adımdır. İkinci adım ise, dikilen bu direğin etrafını ve çatısını örme süreci olacaktır. Onun ipuçları da 24 Eylül'deki bildirgede görülüp duyulacaktır.  


- Bunun ekonomik, siyasal ve sosyal boyutları da olacak mı? 

Evet, şüphesiz. Türkiye'nin yaşadığı derin bir ekonomik kriz var. Krizden çıkışın nasıl mümkün olacağına dair görüş ve önerilerimizi paylaşacağız kamuoyuyla.

Aynı şey mevcut siyaset ve yönetim krizi için de geçerli. Örneğin bu rejimin lağvedilmesi, değiştirilmesi şeklinde bir perspektifimiz var. Türkiye'de bütün halkların-kimliklerin birlikte yaşayabileceği bir demokratik cumhuriyet perspektifine sahibiz. 

En önemlisi de Kürt sorununun demokratik bir biçimde nasıl çözüleceğine dair ortak görüşlerimiz ve öngörümüz var. Bu hususta bir yandan genişlerken, diğer yandan ülkedeki çok boyutlu krizden çıkışın yol haritasını da oluşturmuş bulunuyoruz.  

Genişlemenin bir tarafında emek güçleriyle ilişkinin geliştirilmesi var; diğer tarafında ise inanç grupları ve kesimleri, halklar, feministler ve kadın hareketleri, gençlik hareketleri, ekoloji hareketleri yer alıyor.

Kademe kademe ilerleyerek meslek odalarına ve benzeri oluşum yahut kuruluşlara da açılmayı hedefleyen bir perspektifle hareket ediyoruz. Bu arada mevcut haliyle Kürdistanî güçler var Doğu ve Güneydoğu'da. Onlarla da ilişkilerimizi sıkılaştırıp kitleselliği genişletmeyi hedefliyoruz. 

Yani ittifakın birçok konuda ve alanda çözüm önerileri mevcuttur. 

-  Hazır çözümden söz açılmışken, sorum şudur: İsmi çözüm süreci olmasa da sizce Kürt meselesine ilişkin mevcut AKP iktidarından yeni bir süreç bekleniyor mu? En azından seçime kadar böyle bir girişim söz konusu mu? 

Mevcut iktidar, seçimden önce kimi pragmatist faydacı yönelimlere girebilir. Ama özü itibarıyla siyasi aklı, girdiği angajmanlar ve ittifak itibarıyla Kürt sorununa gerçek bir çözüm perspektifini geliştirecek bir iktidar ortada yoktur. Böyle bir Erdoğan da yok karşımızda.

Görüyoruz ki: AKP iktidarı, Kürt hassasiyetini neredeyse yaklaşık dört yıldır ayaklar altına almıştır.  Kürt düşmanlığı ise Erdoğan devrinde zirve yapmıştır.

Bu düşmanlığı, hâlâ Güney Kürdistan yani Kürdistan Federal bölgesinde yürütülen operasyonda görüyoruz. Keza bölgeye yönelik lokal veya sürekli sistematik saldırı yahut işgal tehditlerinde de görüyoruz.

Zaten içeride HDP'yi kapatma, Kürtçeyi engelleme ve yasaklama siyasetine ilaveten tutuklamalar ve benzeri şeylerde de görebiliyoruz bu düşmanlığı. Özünde Kürt sorununa çözüm perspektifi taşıyacak bir parti, bir iktidar ya da bir rejim aklını göremiyoruz.

Dolayısıyla şöyle diyoruz: AKP çözüm ve benzeri hususlarda çeşitli manevralar yapsa, farklı girişimlerde bulunsa bile bunların samimi ve içten olmadığının farkındayız. Sorunu çözmeye yönelik değil de belki seçimi tekrar kazanmaya yönelik taktiksel adımlar olabilir bunlar. Her türlü girişim ve taktik beklenebilir iktidardan.

-  Ne tür manevra ve taktikler bekliyorsunuz AKP'den? Somut bir şey var mı elinizde? Varsa eğer, karşı tedbiriniz nedir?

İktidarın ne yapmaya çalıştığını, niyetini okumamız biraz zor. Çünkü gerçekten siyasi olgunluktan uzak,  aklını yitirmiş bir iktidar gerçeğiyle karşı karşıyayız. Diyelim ki normal insani bir durum söz konusu.  

Hasta siyasi tutsaklar var cezaevlerinde. Ölüm döşeğinde yatan tutsaklar mevcut. Normal koşullarda bunların on kere hapishanelerden tahliye olmaları gerekir.

Bunun gibi bazı tutuklu kümeleri bir şekilde ağır hastalıktan muzdariptir. Ölümcül hastalıklara yakalanmışlar. Serbest bırakılmaları,  tahliye edilmeleri lazım... Ancak böyle bir serbest bırakma hali bile bir pazarlık, bir şantaj, bir siyasi hesaba dönüştürülebilir. Böyle bir ihtimal var. 

Normalde yapılması gereken şey yasal bir düzenleme ile tahliyelerinin gerçekleştirilmesidir. Ancak bunun bir oy kazanma hesabıyla yapılması, bahsettiğimiz iddianın gerçekliğini gösterir. 

Başka hususlar da var. Örneğin belli yönlerden EYT kapsamındaki emeklilerin taleplerinin kısmen karşılanabileceğine, KHK'lılara yönelik kimi olumlu adımların atabileceğine dair duyumlar alıyoruz. Tabii, bu gibi meselelerde samimiyetten çok,  oy hesabı rol oynayacaktır. 

Kürt sorununun çözümüne gelince, Bahçeli ile kol kola olduğu sürece Erdoğan'ın bir şey yapamayacağını çok iyi biliyoruz. 


-  Bağlantılı bir soru: Son iki üç yıl zarfında, "çözüm" konusunda AKP ve HDP arasında bir görüşme veya temas ya da temas için herhangi bir girişim yahut önemli mesaj alışverişi vs. oldu mu?

Dolmabahçe Mutabakatı'nın inkâr edilmesi ve reddinden bugüne kadar, AKP siyasi anlamda HDP ile bu hususta herhangi bir diyalog ve görüşme içerisine girmemiştir. Bunu söylemek gerekiyor. Dolaylı veya dolaysız bu konuda hiçbir temas yok iki parti arasında. 

Öte yandan parlamentodaki parti komisyonları gibi çalışmalarda yer yer HDP ile AKP ve diğer parti grupları arasında kimi tartışmalar olabiliyor. Bazı lokal sorunlara dair girişimler komisyonlar düzeyinde gerçekleşebiliyor.

Örneğin Aysel Tuğluk'un (cezaevinde tutuklu ve ağır hasta HDP eski milletvekili ve eş başkanı-F.B.) ağır sağlık durumundan ötürü tahliye edilmesi, cezaevinden salıverilmesi için özel bir görüşme, özel bir temas olduğunu söylemek mümkün. Adalet Bakanlığı nezdinde bu tür bir girişim ve görüşme olmuştur.

Keza açlık grevlerinin olduğu dönemlerde de (2019'da) buna benzer temas ve diyaloglar yaşandı.  Açlık grevlerine yol açan hükümlü taleplerinin yerine getirilmesi için, TBMM Başkanlığı ve Adalet Bakanlığı nezdinde girişimler ve görüşmeler yapan arkadaşlarımız oldu. 

Sonrasında (A. Öcalan'ın) avukatlarının İmralı'ya gitmesi söz konusuydu. Bu noktada da temas ve girişim oldu. Sayılanların dışında hiçbir irtibat, temas ve diyalog yoktur AKP ile. Hiç kimse bu hususta yanılgılı yaklaşım içerisinde olmamalıdır. HDP'nin AKP ile gizli bir görüşmesi, bir teması veya bir siyasi ajanda çerçevesinde bir ilişkisi yoktur. Bu çok nettir. 

-  Belki bağlantılı değil ama İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, "Türkiye'de artık fazla PKK'lı kalmadı" diyor. Kamuoyunda, "Hal böyleyse,  PKK siyaseti rahatlatmak için niçin silah bırakmıyor?" diye merak ediliyor. Kürt toplumunun genel taleplerini bilen ve izleyen bir siyasetçi olmanız sıfatıyla, bunu size sormalıyım.

Kürt hareketi, tavrını sorduğunuz PKK ve onun diğer paydaşları, uzun bir süredir özellikle A. Öcalan'ın geçmişteki kimi değerlendirmeleri ve müdahaleleri doğrultusunda/neticesinde, belli mücadele yöntemlerini değiştirme yoluna girdiler.

Demokratik yollarla Türkiye kamuoyunun Türkiye'deki demokrasi güçlerinin tümünün iyi rol oynaması için, belli yönleriyle bu yeni mücadele tarzının bazı demokrasi güçlerine kimi imkânlar tanıdığını düşünüyoruz. 
Örgütün, çatışma yöntemini Türkiye'de asgari düzeye indirdiğini ve hatta kimi eylem (şiddet eylemleri gibi) yöntemlerini terk ettiğini görüyoruz. 

Dolayısıyla Süleyman Soylu'nun, "Örgütü bitirdik, o yüzden her yer sakin her yer huzurlu" açıklaması doğru değildir. Gerçek olan şudur: Soylu her "bitirdik" dediğinde olay ve örgüt bitmiş olsaydı,  şu an PKK örgütünün yirmi defa bitirilmiş olması lazımdı. 

Oysa biz biliyoruz. Yani (silahlı) şiddet yaklaşık altı ay, yedi aydır Kürdistan Federal bölgesinde devam ediyor Pençe-Kilit operasyonları nedeniyle. Türkiye'ye mücavir ( sınır ötesi) diğer bölgelere operasyonlar veya saldırılarda, siz de görüyoruz ki aslında çok istenilen düzeyde bir sonuç alınmış değil. Bu, şunu gösteriyor: Aslında Soylu kendine bir başarı hikâyesi yaratmaya çalışıyor.

(Kürt hareketinden kaynaklanan) bazı değişiklikleri de kendine mal ediyor; kendinden menkul, kendi eseriymiş gibi görüyor. Oysa biz, onun gibi değerlendirmiyoruz. 


-  Şunu anlıyorum ben:  Kürt silahlı hareketi en azından 2016 yılından beri daha çok siyasete, içeride ve dışarıda siyasi ve diplomatik yöntemlere ağırlık veriyor! Öyle mi?

Ortadoğu'daki dengeleri gözeterek bölge ölçeğinde demokratik değişime güç veriyor, mesai harcıyor; dolayısıyla Türkiye'de de ona paralel olarak demokratik bir zeminde mücadelenin yürümesine olanak tanıyor diyebilirim. 

Bence, Türkiye'de şu an yıllardır bombaların patlamaması, insanların ölmemesi, çatışmaların kentlere veya şehirlere sıçramamış ve yürümemiş olması sadece ve sadece Soylu'nun iddiasının (bitirdik, yok ettik) sonucu değildir.  


-  PKK açısından siyaset ve diplomasi ön plana mı çıkmaktadır? 

Öyle görünüyor. A. Öcalan 2009 yılında avukatlarıyla yaptığı görüşmede şunu ortaya koymuştu: Yeni dönemde kaba güç, kaba savaş ve çatışma politikası yerine, daha çok ön plana çıkarılması gereken şey diplomasi, yumuşak güç ve müzakere olmalıdır. 

Gelgelelim mevcut iktidar, bu yöntemlerin hepsini reddeden ve savaş gerçeğine sarılan bir iktidardır. 

-  Diyelim ki muhalefet iktidara geldi. Kuşkusuz muhalefet de yeni bir diyalog başlatacaktır. Yeni iktidar döneminde ilişkiler biraz da değişerek, dönüşerek gelişecektir. Mesela K. Kılıçdaroğlu "Mecliste bu işi çözeriz" dedi. DEVA Partisi de buna yakın şeyler söylüyor, Kürtleri dışlamamak gerektiğini belirtiyor. Davutoğlu ile Karamollaoğlu genel olarak zaten çözümden yanalar. Tabii bunların şartları da olacaktır. Öyle bir ortamda bir çözüm demeyeyim ama çözüm odaklı diyalog ve müzakereler olabilir. Böyle bir durumda siz buna kendinizi hazırlıklı hissediyor musunuz? Diyelim ki bu işi sizinle Meclis'te konuşalım denildiğinde; ne yapabiliriz şeklinde bir plan ve hazırlığınız var mı?

Evet, Kürt sorununun çözümüne dair muhalefet daha cesurmuş gibi görünüyor. Ancak açık, aleni bir tavır ve tutum alabilmiş değiller. Hatta vebadan kaçar gibi çözüm kavramından kaçıyorlar.  

Elbette "Kürt sorununun çözümünü Meclis'te gerçekleştireceğiz!" kulağa hoş gelen bir söylem olsa da altı doldurulmadığında bir şey ifade etmiyor. Yaşananların tümü açısından vaziyet böyle...

Erdoğan, AKP'yi kurup geliştirdiğinde dayandığı temel hususlar şunlardı: Değişim, çözüm, demokratikleşme. "Kürt meselesi benim meselemdir" demişti. Avrupa'nın kimi kriterlerini benimsemişti. Hatta samimi olmasa da çözüm sürecini kısa bir dönem için geliştirip ilerletti.

Sonunda biz şunu gördük: Altı doldurulmamış olan çözüm plan ve programları öne süren herkes nihayetinde Kürt'ün inkârına, Kürt'e karşı düşmanlığa doğru evriliyor. 

Dolayısıyla Millet İttifakı veya Kılıçdaroğlu önderliğinde-öncülüğündeki ittifak,  eğer Meclis'te çözüm perspektifini oluşturacaksa,  şimdiden çözümün yol ve yöntemlerini ortaya koymalıdır.

Biz, HDP olarak varız ve çözüme hazırız. Çözüm perspektifini oluşturma noktasında görüş, düşünce, önerilere ve hatta müzakere etmeye hazırız. Çünkü HDP'nin hem bir deneyimi var hem de aslında bu sorunun en yakıcı bir şekilde tarafı haline getirildi partimiz. Evet. HDP neredeyse Kürt sorununun "taşıyıcı partisi" durumunda. 

Zaten maruz kaldığı olumsuz muamele HDP'yi giderek bu kötü duruma itti, getirdi. O açıdan biz,  Kürt sorununun demokratik çözümüne dair perspektifin elbette Meclis'te oluşturulması, topluma yayılması, aktörlerin tümünün müdahil olması, mutabık kalınan bir konsept çerçevesinde çözülmesinden yanayız. 

Şu anlayışı asla kabul etmeyiz: Muktedir olanın, iktidar olanın, başa geçenin kendi Kürt'ünü kendi çözümünü kendi perspektifiyle dayatmasına gelemeyiz. Tek taraflı olarak ne kadar hak görüyorsa o kadarını Kürtlere vermesine karşı çıkarız.

Ben şu Kürt'ü tercih ediyorum, şu Kürt iyi, öteki Kürt kötü, şu aktör meşru değil, diğeri meşru gibi ayrımlar kırk yıldır yapıldı, yapılmaktadır. Bir iktidarın dayatacağı böylesi hususlar, bir egemen ilişkisidir. Bunun terk edilmesi gerekiyor. 

Ağır, çatışmalı geçen kırk yılda denenmiş ve her defasında sonu hüsranla bitmiş yöntemlerdir bunlar. Zira gerçekçi değiller. Maalesef,  iktidarı bir kenara bırakıyoruz. Çünkü ondan bizar ve umutsuzuz.  Aynı şekilde muhalefetin kendi iç dinamikleri de bu konudaki kaygılarımızı derinleştiriyor. Bizce Kılıçdaroğlu'nun çözümün nasıl olacağına dair işaretleri, ipuçları vermesi gerekiyor.


-  Gerçekçi değil mi diyorsunuz?

Evet. Türkçesi yeterli değil demektir bu.


-  Yeterli olan nedir, ne olmalıdır? 

Şöyle diyeyim: Muhalefet de belki bu "Oslo" görüşmelerinde "kendilerince ders çıkarmış" olmalıdır. Başarılı ve başarısız yanlarından ders çıkarmış olmalıdır. 


-  Muhtemelen parti olarak sizler de hem ders çıkarmış hem de tecrübe edinmişsinizdir. Sanırım, Oslo ve sonrasının tekrarı olmayacaktır. Belki başka bir formatta bu iş gelişecektir. 

Muhtemelen öyle. 


-  Bu konuda bir fikriniz var mı?  

Kürt sorununun çözümü artık uluslararası düzeye de taşınmıştır. Düşünün şu an muhatap alacağınız güç, bir gibi görünse de tam öyle değildir. Kürt siyasi hareketi, silahsız mücadele yolunu benimsemektedir. Aralarında silahlı mücadele yöntemlerini tercih edenleri de vardır.

Uluslararası alanda Kürt meselesiyle ilgilenen devlet, kurum ve taraflar da vardır. Bunların hepsini göz önüne alarak Kürt sorununa çözüm planı yapılmalıdır.

Demokratik siyasetin bazı kurumsal yapılarına sirayet etmiş olan Kürt hassasiyetleri (alerjisi) de düşünerek bu konular ele alınabilmelidir.

(Bahsedilen örgüt, hareket, kurum ve tarafların) hepsi ayrı yapılar, birbirinden bağımsız çalışma yürüten ve birbiriyle zerre kadar ilişkilendirilemez yapılar olsa da,  özü itibarıyla bu yapıların tümünün artık şu gerçeği ve şu hakikati yüksek sesle ifade ettiklerini görüyoruz:

Sorun Türkiye'de, Ankara'daki Meclis'te çözüm perspektifine kavuşturulsa bile, bazı yönleriyle meselenin uluslararası bir hal almış boyutu da vardır. O açıdan Oslo gibi bir yöntem ya da işte diyelim ki İmralı'daki görüşmeler gibi bir heyet, görüşmeci heyetler gibi bir yöntem ya da işte HDP gelsin, Kürtler adına müzakere etsin ve otursun gibi yöntemler tek başına yeterli olmayacak yeni dönemde.

Dolayısıyla daha direkt ve daha komple düşünen, güney Kürdistan olgusunu da göz önüne alan,  buradaki hakikati de düşünen, çoklu bir yöntem, zengin bir yol lazımdır çözüm için. Bölgeleri de düşünen oralarda yaşanan tecrübelerle örtüşen ve örtüşmeyen yanlarına da bakılmalıdır. Ola ki, oralardaki çözüm tecrübelerinde yol gösterici bir yol veya daha farklı, daha geniş, kapsamlı bir konsept yöntem bulunup yararlanılabilir. 

Denenmiş yöntemler yetersiz, yeterli değil. Bunu biz de deneyimledik. Dolayısıyla yeni yol ve yöntemlere başvurmak gerekecek. Bu konuda hangi güç iddia sahibiyse, bence HDP'nin ve HDP'nin sahip olduğu bileşenlerin tümünün deneyim ve tecrübesinden yararlanabilir.

-  Altılı masada "aday" meselesi sır gibi saklanıyor. Anlaşılan, Kılıçdaroğlu'nun cumhurbaşkanlığı adaylığı söz konusu. Aday olması durumunda birinci turda değilse bile ikinci turda Kürtler oylarını kime verir? İki adaydan bahsediyoruz. Başka bir aday da olabilir. Eğer tercih edilirse, Kürtlerin Kılıçdaroğlu'ndan beklentileri ne olabilir? 

Aslında, bu hususta bölgede sıklıkla toplantılar yapıyoruz. Bizim de katıldığımız bir fikir, bir düşünce şöyledir: Kim ki bu ülkede Erdoğan'ın alternatifi olma iddiasını taşıyor ise bir şekilde Erdoğan'ın yaptıklarına bakıp onlardan sakınması gerekiyor. Sakınması! İsim üzerinde hiçbir tartışma yapmaksızın böyle bir değerlendirme yapılıyor. 

İkincisi de Erdoğan'ın sahip olduğu yetkilerle oluşturduğu bazı devlet güçlerini bir şekilde lağvedecek mi? O mutlak yetkilerinden vazgeçip bir kısmını kamuya (TBMM), kurumlara veya topluma iade edecek mi? Dolayısıyla isimden çok böyle bir olgunluk ve demokratik nitelik kazanmış bir şahsiyete ihtiyaç var. 

Yaptığımız toplantıların büyük bir kısmında şunu görüyoruz: Mevcut adayların hiçbiri,  henüz söylemleri ve değerlendirmeleriyle Kürt toplumunun, Kürt halkının taleplerini, görüşlerini, düşüncelerini, eğilimlerini taşımıyor. 


-  Sadece Kürt meselesinden de bahsetmiyoruz. Mesela demokratikleşme,  bozulan düzenin yani eski sistemin tümüyle değiştirilmesidir. Bunun tabii, Türkiye toplumuna (emekçiler, çalışanlar, memurlar, emekliler, siyasiler, öğrenciler, kadınlar, muhalifler, aydınlar vs) olumlu yansımaları da olmalıdır. Çünkü mevcut sistemden bizar olan çok geniş bir kesim var. Dolayısıyla siz bunların tümünü de memnun edebilecek,  en azından çoğunluğun rızasını alabilecek bir adaydan mı yanasınız?

Gerçekte Türkiye'deki muhalefetin tümü, Erdoğan'ın karşısına dikebileceği kararlı, cesur ve bütün problemlere çözümü yüksek sesle ifade edecek bir aktör bulamadı. Bu izlenimin aynısı Kürtler arasında da vardır.  Mesela emekçilerin sorunu var,  adalet sorunu da var Türkiye'de.

Büyük bir adalet krizi yaşanıyor. Ülkede hukuk tıkanmış. Türkiye'de emek sarf eden kesimlerin büyük bir kısmı aç, geçinemiyor. Dolayısıyla bunların tümü gençler, kadınlar ve bütün kimlikler bu konuda hâlâ bir şahsiyetin etrafında toplanıp, "evet, bu bizi temsil edebilir" diyemiyor. 

Çünkü muhalefet çoğunlukla şunu yapıyor:

Erdoğan geldi, başkanlık ya da yarı başkanlık rejimi gibi ucube bir rejim oluşturdu. Her şeyi tıkadı. Biz de geleceğiz, tekrar parlamenter sisteme geri döneceğiz.


Biz, bu noktadaki eleştirilerimizi sürdüreceğiz. Zira parlamenter sistemin de 1923 yılından 2016 yılına kadarki farklı zaman dilimlerinde ve çeşitli alanlarda Türkiye halklarına ne acılar yaşattığını biliyoruz.  

Bütün bunları bir şekilde hesaplamak ve tartışmak üzere Türkiye'nin aslında demokratik kurucu yeni bir anayasaya ihtiyacı var. Bu konuda, bu iddiaya sahip bir aktör, bir aday ortaya çıkarsa elbette HDP bunu tartışır. Fakat maalesef biz ne böyle bir aday, ne bir söylem, ne de bir iddia görüyoruz hâlâ.


-  Gerçi arada sırada daha çok sağ kesimler tartışıyorlar: Mansur Yavaş olsun, yok Ekrem İmamoğlu olsun türünden tartışmalar var. Ahmet Türk Bey, Kürt toplumunun bilgesi (Rûspi) konumundadır. Yönetim olarak sizi bağlamayabilir ama kendisiyle yaptığım röportajda, "Mansur Yavaş olursa, Kürtler asla oy vermezler" demişti. Çünkü Ankara'da belediye başkanlığını kazanır kazanmaz, Kürt toplumunu ve siyasilerini bir şekilde rencide eden milliyetçi bir dil kullanmıştı Mansur Yavaş.

Aslında Ahmet Türk değerlendirmeleriyle bir hakikati ifade etmiş. O konuda partimizin farklı düşündüğünü söyleyemeyiz. Biz şimdi o aşamayı da geçtik. Artık Ahmet Türk'ün belirttiği o hakikatin ötesine de götürerek şunu diyoruz: 

Biz mevcut durumda ve koşulda farklı bir aday kriterini tartışıyoruz. Bütün güçleri, bütün mağdurları, bütün ezilenleri sistem ya da daha doğrusu AKP'nin o kaymaktan yararlanan elit tabakası/zümresi dışındaki bütün toplumu kucaklayacak olan bir isim var mı? Çıkmadığını görüyoruz ve çıkmayınca da biz kendi adayımızın kim olacağını tartışıyoruz. O açıdan biz artık isimler üzerinden tartışma yürütmüyoruz.

Bu hususa Ekrem İmamoğlu da dâhildir. Yani isimleri tartışmadan biz adayımızı tartışma aşamasına gelmişiz. 


-  Ben de oraya geliyorum zaten; şimdiden ilan etmeyebilir ama HDP kimi cumhurbaşkanı adayı gösterebilir? 

HDP'nin kurulları henüz aday, aday ismi üzerinde tartışmış değil ama HDP şu iddiaya sahiptir: 

Bütün varlığıyla mevcut kötü ya da müzakereye kapalı bir muhalefet adayı ortaya çıktığında biz gerçekten iddialı olacak, toplumun bütününü etrafında örgütlemeyi hedefleyebilecek kapasitede bir şahsiyet, bir aday çıkaracağız. 

Ben profili tanımlıyorum, ismi değil. Bu kadın olabilir, erkek de olabilir ama özü itibarıyla nitelik ve kapasite önemlidir. "Evet, işte budur" dediğinizde onun ismini de koymuş olursunuz. 

-  Gerçekçi olalım. Mevcut iktidarın lideri Tayyip Erdoğan'dır ki, o ilan edilmiş. Karşısına da biri çıkacak. Bu Kılıçdaroğlu veya başka biri de olabilir. İkinci turda HDP'nin adayı ne olursa olsun kim olursa olsun sonuçta bu bir seçimdir. İkili üçlü aday olabilir ve bu adaylar arasında nispeten daha fazla benimsenecek muhalif adaylardan biri tercih edilebilir.  HDP'nin temsil edip kucakladığı ya da bir şekilde ilişkide olduğu bir kitle, toplum var. Seçim ikinci tura kalırsa tavrınız ne olur?

HDP mevcut baskı rejiminin sürmesine sebep olacak bir tutuma asla girmez. HDP kesinlikle böyle bir pozisyonda da durmaz. Kimse bu tür yanılgıyı da yaşamamalı. "Erdoğan karşıtlığı bir lütuftur, Erdoğan'a karşı olan güç iyidir…" yanılgısına kapılmayız.

Birinci tur olur, ikinci tur olur ama özü itibarıyla tartışılacak husus şudur: Kendi gücünü kendi belirleyici pozisyonunu ve kendi siyasi perspektifini müzakere edebileceği bir zemin bulmadığı sürece, kimse HDP'yi, "mevcut düzenin sürmesine sebep oldu" suçlamasıyla karşı karşıya bırakamaz. Dolayısıyla biz şunu şimdiden söylüyoruz:

Birinci tur, ikinci tur, meselelerinden bağımsız bir şekilde Türkiye'deki bütün toplumsal yapıların, siyasi muhalif güçlerin bir araya gelmesi lazım. Yeri gelince taktik, yeri gelince stratejik ittifaklar oluşturması lazımdır. Türkiye'yi kesinlikle düze çıkaracak bir yola girilmesi lazım. Bunun yolu da baştan itibaren birlikte oturmak, tartışmak ve müzakere yoluyla uzlaşmaktır. 

Tersi duruma bakalım: Şimdi bu iş ikinci tura kalsa, ikinci turdaki tartışmaya kalsa mesele şu noktaya gelecek: Sen karşıdakine güç, aslında bilek gücünü gösteriyorsun. Dolayısıyla onu hizaya getiriyormuşsun gibi bir algı yaratılır. Oysa buna gerek yok. 

Mesele şudur: HDP'nin de Türkiye'ye yönelik, ülkenin sorunlarının tümüne yönelik çözüm perspektifi vardır. Bunu kapsayabilecek bir müzakere zemini sunmayan bir şahsiyet ya da işte bir muhalefet adayı ikinci turda "hadi oturalım, belirleyelim, çerçeve oluşturalım" dediğinde, HDP elbette bundan kaçmaz. Dolayısıyla desteğini ortaya koyar ama HDP'nin yapmayacağı birkaç şey var; biri de koşulsuz destek vermektir. 

HDP asla 31 Mart 2019 Yerel seçimlerinde benimsenen taktiği veya stratejiyi tekrar etmeyecektir. Bunun bilinmesi gerekiyor. Çünkü ne toplumumuz, ne kitlemiz, ne halkımız bir daha buna izin vermez. 

(HDP eski milletvekili) Sırrı Süreyya Önder biraz belirtmiş. HDP ile yan yana durmanın önündeki engel ne? Zihni engel, ideolojik engel ve fikri engel diye tanımladığımız şeylerin tümünün altında yatan gerçek şudur:  Ya HDP'nin temsil ettiği siyasi geleneğe yönelik düşmanlık ya da Kürt sorununu çözmeye niyeti olmayan, dolayısıyla oradan kaçan bir muhalefet.  Yahut da Türkiye'nin demokratikleşmesinden yana değil de eski rejimde Erdoğan'ın aslında bozduğu şeyi yani tekrar eski nizamı korumaya yönelik bir tercih.

Bu üç ihtimalin dışında başka hangi ihtimal HDP ile yan yana durmayı imkânsız kılar ki?

Onun için biz bu konuda kararlıyız gerçekten. Tavrımızı yumuşatmayacağız. "Gelmediler, yan yana oturamadık, konuşamadık, hadi bu kötüden kurtulmak için daha az kötüye destek verelim" tutumunu benimsemiyoruz.  Böyle bir siyaset kabul edilemez. O açıdan ikinci tur daha risklidir, daha tehlikelidir. O temas ve buluşmaların o tarihe/zamana kalmaması daha doğru olur. 

-  Sizce, altılı masanın HDP'ye en uzak ve en yakın olduğu alanlar nerelerdir? 

HDP'ye nispeten en yakın olan alan şudur: Belli konulardaki tutumları,  bizim deklarasyonumuz ve tutum belgemizle uyuşmaktadır. Örneğin kayyımlara yönelik yaklaşımlarını destekliyoruz. Hukuk alanındaki kimi reformlarını destekliyoruz. Keza rejimin lağvedilmesi adalet kurumunun baştan düzenlenmesi, mevcut sistemin ve rejimin sürmemesine yönelik fikirlerine de katılıyoruz. 

Bize uzak olan alanlar ise dananın kuyruğunun koptuğu yerdir.  Belki de bizi en fazla eleştirel pozisyona iten ve bizi rahatsız eden pozisyon noktasında şu söylenebilir: Evet, Altılı Masa, o kendine yönelik bir ittifaktır. Dolayısıyla bizle uyumlu ve ahenkli olmak zorunda değildir.

Şüphesiz bizim de eleştirdiğimiz hususlar var. Örneğin İttifak'ın Kürt sorununa dair bir sözü yoktur. Kırk yıl süren çatışmanın nasıl durdurulacağına dair bir sözü, programı bulunmuyor. 

Örneğin Kürtlerle, Rojava'da (Suriye) ve Kürdistan Federal Bölgesi'nde (Irak)  kardeşçe mi yaşayacak? Yoksa Erdoğan'ın izleye geldiği saldırgan politikaları sürdürme kararlılığında mı olacak? Ona dair bir görüşü, düşüncesi yoktur.  Hatta bazı düşünceleri ve fikirleri, Erdoğan'ınkine nispeten daha yakındır. 

MHP bir tarafı (Cumhur İttifakı'nı, AKP iktidarını) nasıl bloke etmişse, orada da (Millet İttifakı'nda) milliyetçi bir eğilim var ve diğer tarafı bloke ettiğinden aslında bazı tartışmaların daha sağlıklı yürümesine engeldir. Bunu biliyoruz: İYİ Parti adeta Millet İttifakı'nı bloke etmiş, kilitlemiş durumda. Millet İttifakı ile seçimde, Meclis içi seçimde ve benzeri parlamento seçimlerinde ittifak yapma gibi bir düşüncemiz, fikrimiz yoktur. 

Yukarıda bahsedilen (olumsuz)  angajmandan kurtulabilirse, Millet İttifakı'ndan biz şunu isteriz, bekleriz: İcabında tek tek İttifak bileşenleriyle görüşüp uzlaşabilmek!
Nitekim Millet İttifakı'nın bazı bileşenleriyle görüşüp fikir alışverişinde bulunabiliyoruz: Zira biz kendi fikriyatımıza, bizim düşüncemize, bizim çözüm perspektifimize yakınlaşması için, her siyasetle (partiler ile) diplomatik görüşmeler yapıyoruz.

Daha demokratik bir zeminde Türkiye'nin geleceğine dair daha doğru kararlar vermesine dönük öneriler yapıyoruz. Eleştirilerimizi iletiyoruz. Bu seçimin Türkiye açısından kader seçimi olduğunun bilincinde olmalarına dönük görüş ve düşüncelerimizi söylüyoruz. Millet İttifakı'nın kimi birleşenleriyle görüşmelerimizin temel sebebi de budur.

Şüphesiz kendi takdirleri, kendi ittifakları, kendi birliktelikleridir. Bu konuda durduğumuz yerden, "Vay, bunu niye yapmadılar?" demiyoruz. Yapmıyorlarsa, eleştireceğiz. Biz alternatifini ortaya koyup topluma gideceğiz.


-  Teşekkür ederim röportajı kabul ettiğiniz için. 

Ben teşekkür ederim. 

Bu yazı Independent Türkçe'den alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR