Bangladeş olmak...

Uzun zaman önce, "Bangladeş olacağız" diye yazmıştım. Az kaldı, oluyoruz. Ve şimdilerde bunu söyleyenlerin sayısı arttı...

Peki, nedir 'Bangladeş olmak'?

İçinde binlerin açlık sınırında, sağlıksız koşullarda, güvencesiz çalıştığı üst üste yığılmış atölyelerle dolu bir binanın çökmesi ve bir yığın işçinin ezilerek ölmesidir.

Bunun hesabının kimseden sorulamamasıdır.

Sıkış tepiş kent varoşlarında, üç kuruş sadakaya muhtaç yüzbinlerin birbirini ezmesidir.

Asgari ücretin 100 doların altında olduğu, sokaklarında sefaletin kol gezdiği, en temel sağlık hizmetlerine ulaşamayan milyonların yaşadığı, zengin beyaz turistlerin ve çok uluslu şirketlerin her bakımdan istismar ettiği bir ülke...

Hatırlayacaksınız, Türkiye'de emeğin, emekçinin milli gelirden aldığı payda inanılmaz bir gerileme yaşandığına dikkat çekmiştik. (Son iki yılda yüzde 38'den yüzde 25'e.)

Bu gerilemeyi Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden çıkardık.

Peki, emeğin payı nasıl geriliyor?

Yine aynı TÜİK sayesinde!

4 Ekim 2021 itibarıyla halktan toplanan vergilerle 3 bin 896 personel çalıştırıyor ve bize enflasyon konusunda alenen palavra açıklıyor.

TÜİK enflasyonu yüzde 81 açıklıyor, bağımsız ENAG verileri ise yüzde 180'in üzerinde enflasyon olduğunu söylüyor.

Ekim 2021'den beri artısı eksisi olmamışsa, TÜİK'in 3 bin 896 personeli veri gizleme, veri çarpıtma işi ile ilgileniyor.

TÜİK'ten iktidarın canını sıkacak hiçbir veri açıklanmıyor. Biz verileri bağımsız araştırma kuruluşlarından öğreniyoruz.

DİSK-AR'ın yaptığı araştırmaya göre dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 23 bin 500 liraya yükseldi.

Oysa devlete yıllarca pirim ödemiş emekliler 3 bin 500 lira sınırında maaş alıyor. Ve tüm emeklilerin maaşları giderek o alt sınıra yaklaşıyor.

Çalışan nüfusun çoğunun maaşı ya asgari ücret, ya asgari ücrete giderek yaklaşıyor.

Devlet maaş zamlarını TÜİK verilerini esas alarak açıklıyor.

Patronlar devleti takip ediyor.

Böylelikle emeğiyle yaşayanların reel gelirleri altı ayda bir düşürülüyor.

Milyonlar hızla açlık sınırı altına sürükleniyor, sağlıksız, sefil bir hayata...

Şimdi okullar açıldı, öğrenci aileleri çocuklarına forma alamıyor. Aslında, 'eğitim' denen mevhumun bir kıymeti kalmadı.

Sırf işsizliği ertelemek ve yandaşları 'akademisyen' yapmak için icat edilmiş ve adına 'üniversite' denmiş binalara tıkıştırılan 8 milyon genç eğitim aldığını zannederken, aslında çoğu fiilen 'işsiz'.

Bu esnada aileler çocuklarını okutmak için çırpınıyor.

Sonra ne oluyor?

Atanamadığı için inşaatta çalışan bir öğretmen adayı düşüp ölüyor, bir diğeri bunalımdan intihar ediyor...

Bu esnada bankalar kârlarını sekize katlıyor.

Büyük holdingler keza...

Bir asalaklar kastı oluştu. İktidar çevresinde toplaşmış bu 'kast' inanılmaz bir avanta, iltimas, komisyon ağı kurmuş, arsızca ceplerini dolduruyor.

Zenginin daha zengin olduğu yerde yoksullar hızla daha yoksul hale sürükleniyor.

Halk, gözüne far tutulmuş tavşan misali, öylece hareketsiz duruyor.

Sofrasındaki lokmaların gidişini şuursuzca, ne yapacağını bilmeden seyrediyor.

Sesini çıkaranın kafasında cop patlıyor.

Hesap sorma mekanizmalarının tamamen yok edildiği, halkın parasıyla medyanın, yani haber alma mekanizmalarının şakşakçılara peşkeş çekildiği bir cinnet atmosferinde, biçare yığınlar sadakaya muhtaç edilmiş, şuurunu yitirmiş vaziyette...

Halkını dünyanın dibine sürükleyen iktidar, kamuoyu yoklamalarına bakılırsa, hâlâ milyonların oyunu alacak gibi görünüyor.

Öyle ki, iktidarın en tepesinden başlayarak aşağı doğru oluşturulan besin zincirinin en altında yaşayanlar, 250 liralık alışveriş çeki için iktidara amigoluk bile yapıyor...

Sadece 100 dolar için icralık olmuş milyonlar, bu borçları affedildiği için seviniyor! Bu borçları yine kendilerinin ödeyeceğini bilemiyorlar.

Şuurun gittiği, bilincin yitirildiği yerde ileri doğru bir hamle nasıl yapılacak, işte sorumuz, sorunumuz budur.

İşimiz hiç kolay değil...

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir. 


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR