İçimizden bir dal kırıldı… Ahmet Tulgar'ı Ölümsüzler Galerisi'ne uğurladık…

1970'li yılların ikinci yarısı… Amerikan sistemi ile Sovyet Sistemi arasında süren Soğuk Savaş'ta Türkiye'nin Amerikan cephesinin saflarında yer aldığı, komünizme karşı 'Milliyetçi Cephe'lerin kurulduğu, gençlerin toprağa verilmediği günün adeta olmadığı, Başbakan Süleyman Demirel'in buna karşın fütursuzca "Bana milliyetçiler cinayet işledi dedirtemezsiniz" dediği zor zamanlar…

İşte o zor zamanlarda Ahmet Tulgar benimde öğrencisi olduğum Siyasal Bilimler Fakültesi öğrenci gençliğinin anti faşist "Öğrenim Özgürlüğü, Can Güvenliği" mücadelesinin önde gelenlerindendi.

Okul bitmişti ama Ahmet Tulgar için, halk için devrimcilik ve yaşanılır bir Türkiye serüveni bitmemişti.

2000'li yılların başlarında ise kuşağının, 78 kuşağının yeniden tarih sahnesine çıkma mücadelesinin gazeteci/yazar olarak destekçisi idi.

Bu kadar mı?

Kimsesiz gibiydi ama ezilenlerin, dışlananların kimsesi, Kürtler de dahil, halkların haklar ve özgürlükler mücadelesinin destekleyicisiydi.

Adeta koşarak yaşardı. Dur durak bilmezdi.

Hayata hep gülerek bakardı ama o bakışlar yüzüne yansıyan tülden bir hüznü örter gibiydi de…   

26 Ekim Çarşamba akşamı kalp krizi sonucu hayatını kaybetmesi şaka gibi gelmişti... 

O kendine çok yakışan içtenlikli gülüşü ve güleç yüzüyle bir yerlerden çıkıp gelecekti sanki...

22 Ekim 1999'da cezaevinden çıktıktan hemen sonra elimde bir arkadaşın hediye ettiği eski bir deri çanta dışında bir şeyin olmadığı o yokluk koşullarında, en önemli desteklerden birini 1978 yılında İstanbul'da bırakıp gitmek durumunda kaldığım ve 22 yıl süresince yıl hiç göremediğim Ahmet Tulgar'ında içlerinde olduğu bir grup gazeteci arkadaşım verdi. 

'12 Eylül darbesiyle hesaplaşma ya da yüzleşme perspektifiyle, kuşağımızın üzerinde demokles kılıcı gibi sallanan kamu ve medeni haklar yasaklarının kaldırılması, böylece kuşağımızın yitip gittiği, terörizm silahıyla kirlendiği suçlamasını tersine çevirerek, kendini yeniden kurması ve yakın tarihimizi güncelleştirme, dayanışma ve demokrasi  mücadelesi içinde varlığını görünür kılması' fikriyatı kendileriyle konuşulduğunda, onların devrimci bir ruhla meslekten gelen imkanlarını koşulsuz sunmaları, 78 kuşağının tarihi yürüyüşünü başlatılmasındaki rolleri unutulamaz.  

Aşağıdaki röportajı o yılların Milliyet gazetesinde çalışan Ahmet Tulgar yaptı. Aynı gün bu röportaja paralel bir diğer röportajı da Radikal gazetesinde çalışan Celal Başlangıç yaptı.1

Her iki röportajın 20 Ağustos 2000 tarihinde gerçekleşen Kuruluş Toplantısı'ndan hemen önce iki önemli ulusal gazetede yayınlanması, "yitik kuşak" yalanıyla tarihe havale edilen 78'liler Kuşağı'nın kavram ve içerik olarak 20 yıl sonra ilk defa toplumsal tarih sahnesine çıkışının ön adımı oldu.

Okuyalım…


"12 Eylül öncesinin ve sonrasının siyasi mücadele içindeki gençliği bir vakıf etrafında örgütleniyor" 2

70'li yılların sol hareketinin önderlerinden, dönemin İstanbul Dev- Genç Başkanı Celalettin Can, 1984 yılında, dosyasında "biri yetmez iki idam hükmü" ile Elâzığ Cezaevi'nde yatarken, annesi ziyaretine gelir.

"Dostlarımıza söyle, devrimcilerden ümitlerini kesmesinler, güzel günler gelecek" diye cesaret vermeye çalıştığı annesi, oğluna dert yanar.

"Oğlum" der, "Korkudan kimse evimize gelmez oldu, beni görenler yollarını değiştiriyor."

Can'ın kendi deyişiyle "doğaçlama" cevabı şöyledir:

Bizim çığlıklarımızı duyuyor musun, anne? Bu çığlıklar duvarlara çarpıp bize geri dönmüyor. Bu çığlıklar gökyüzüne gidiyor, bir gün teknoloji öyle gelişecek ki, gökyüzündeki bu sesler duyulacak ve dünya tarihi yeniden yazılacak.


"O zaman bunu şiirsel bir şey olarak söylemiştim. Fakat sonradan okudum ki bu benim anlattığım şey gelecekte teknolojik olarak mümkün olabilirmiş" diye gülerek hatırlıyor Celalettin Can, o günkü doğaçlamasını.

Ama yine de 19 yıl yattığı cezaevinden yaklaşık bir yıl önce çıkan Can'ın, o teknolojik gelişmeyi beklemeye hiç de niyeti yok.

Can, o çığlıkları topluma yeniden dinletmek için çok daha iyi tanıdığı bir araca, toplumsal örgütlenmeye başvurmaya karar vermiş. 


Büyük bedel

Evet, Celalettin Can'ın ifadesiyle "Cumhuriyet tarihinin en fazla bedel ödemiş, en temiz, en masum kuşağı" olan 78'liler, onun öncülük yaptığı bir vakfın çatısı altında örgütleniyorlar.

Amaçları, en geniş anlamıyla 78 kuşağını bugün hala mağdur eden 12 Eylül hukukuna karşı mücadele.

Çin Halk Cumhuriyeti'nin kurucusu Mao için söylenmiş bir söz sol çevrelerde yıllarca 78 kuşağı için de söylendi durdu:

Onlar tarihe doğru sorular sordular, yanlış cevaplar verdiler.


Ne 68 kuşağı kadar entelektüel ve rafine ne de 80'lerin, 90'ların gençliği kadar barışçıl ve uysal olduğu için Cumhuriyet tarihinin kuşaklar soyağacından hep budanmak istenen 78 kuşağı için, vakfın fikir babası Celalettin Can ise çok farklı şeyler söylüyor:


Halkın çocuklarıydık

68 kuşağı, sol düşüncenin aydın kesimleri içerisinde yayılmasının bir sonucuydu. Bu düşünce halka yönelme aşamasında tasfiye oldu. Biz ise 12 Mart'tan sonra sol düşüncenin halka yönelme, halkla buluşma aşamasının cisimleşmiş ifadesi olduk. Biz halkın çocuklarıydık. 70'li yılların ortasında yükselen sol muhalefeti ortadan kaldırmak için başlatılan saldırılara karşı bizler, halkın çocukları olarak ortaya atıldık.

Gencecik yaşlarımızda, tecrübesiz ve donanımsız bir halde, devrimciliğin en radikalini tercih etmek zorunda kaldık. Bizim o günkü tepkilerimizi ilkel ve kaba bulanlar şunu unutmasınlar: Bir bebek doğuyor ve doğduğu andan itibaren birileri onu dürtüklüyor. Bizim tepkilerimiz yeni doğmuş bir bebeğin tepkileri gibiydi. Temizdi, masumiyetin tepkileriydi. 18'inde devrimci fikirleri hayatın akışı içinde en radikal biçimiyle benimsemiş insanlara, polis, faşistler saldırıyor, onlarsa kendilerinin, annelerinin, babalarının, halkın yaşama hakkını savunuyorlar.


Türkiye'yi kararttılar

Politik ve ideolojik yetersizliğine rağmen halkın ihtiyaçlarını yakaladığını ve hızla kitleselleştiğini vurguladığı 78 kuşağının, 12 Eylül'de tasfiye edilmesinin sonuçlarını ise Celalettin Can şöyle ifade ediyor:

Askeri rejim belleksizleştirilmiş bir gençlik yarattı. Politika militarize oldu. Sonra, bizi tasfiye etmek için kullandıkları çeteler Türkiye'nin başına bela oldu. MHP'yi kullandılar. MHP, Türkiye'nin geleceği önünde bir engel oldu, İslamcı hareketi kullandılar, gecekonduları Cemaatlere teslim ettiler, Siyasallaşan İslam sorun oldu. Yani bizim üzerimizden Türkiye'nin geleceğini kararttılar. Türk- Kürt, tüm gençliğin bir arada örgütlendiği sol muhalefeti tasfiye ederek, toplumdaki gönüllü birlikteliği ortadan kaldırdılar.


Can, 78'lilerin bugünkü öneminin altını da çiziyor:

Cumhuriyet tarihinde bu kadar özverili başka bir kuşak yoktur. Türkiye kendine bir gelecek çizecekse, orayı kaynak alıp yeni kuşaklarla bütünleştirebilmelidir.


Yasaklı sadece Erdoğan değil

78'liler Vakfı'nın amacını da aslında bu tespitler biçimlendiriyor. Bu kuşağın Türkiye'nin yapılandırılmasına katılabilmesi için siyasi ve kamusal yasaklara karşı bir hak ve hukuk mücadelesi başlatıyor.

Can, amaçlarını şöyle özetliyor:

70'li yıllarda bizi fiziksel olarak tasfiye edemeyenler, 12 Eylül hukukuyla bizi toplumdan ömür boyu tasfiye etme yolunu seçtiler. Henüz ana davalar dahi tamamlanmadan sadece 1980- 85 yılları arasında 650 bin kişi gözaltına alınmış, 230 bin kişi sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmış, 52 bine yakın insan ceza almış (3) ve kendilerine siyasi yasak getirilmiş, kamu hizmetleri yasaklanmış. Siyaset yasağı alan sadece Demireller, Ecevitler değil, sadece Recep Tayyip Erdoğan da değil.

Biz 78'liler Vakfı olarak, 12 Eylül hukukunun sorgulanmasına yönelik, 12 Eylül hukukuna karşı demokratik bir sivil toplum hareketi yaratmak için yola çıkıyoruz. Hiçbir ayırım gözetmeden, 70'li yıllarda mücadele etmiş ve 80'lerden sonra yetişip 78 kuşağına olumlu bakan herkesi kapsayacak bu vakfı kuruyoruz. Bizim haklarımızı elde etmemiz, Türkiye'deki genel demokrasi mücadelesinin de bir parçası olacaktır.


Dev-Genç liderliğinden 19 yıllık mahkûmiyete

Tunceli'nin Ovacık ilçesinde yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Elâzığ'ın Maden ilçesinde akşamları memur babasının okuduğu romanları dinleyerek büyüdü.

70'li yılların sol hareketi içinde önemli bir yeri olan Elâzığ Grubu'nun ilk çekirdeğini gençlik arkadaşlarıyla oluşturdu.

Elâzığ Grubu bütün Doğu'da örgütlendi. İstanbul'a geldi. Öğrenci gençlik içinde mücadele etti. İstanbul Dev- Genç'in başkanı oldu. Devrimci Yol'un görüşlerini benimsedi.

Devrimci Yol- Devrimci Sol ayrılığı sırasında Devrimci Sol'u tercih etti. Devrimci Gençlik Federasyonu'nun Yönetim Kurulu'nda yer aldı.

Doğu'da üç yıl yeraltı faaliyeti sürdürdü. 1981'de yakalandı. Bir yıl sonra Elâzığ Cezaevi'nden firar etti. İstanbul'da tekrar yakalandı.

İki idam almış bir hükümlü olarak geçirdiği 19 yıllık cezaevi hayatının durakları Selimiye Kışlası, Sultanahmet, Sağmalcılar, Elâzığ, Diyarbakır, Eskişehir, Amasya, Antep, Sakarya ve Bursa Cezaevleri oldu.

1984 yılında 55 gün açlık grevi yaptı. 1999 Eylül'ünde tahliye oldu.


Önce hak hukuk mücadelesi

70'li, 80'li yıllarda toplumun ihtiyaçları doğrultusunda radikal bir eylemlilik içine giren gençler, şimdi, 20 yıl sonra ülkenin yapılandırılmasında etkin olmalarını engelleyen 12 Eylül hukukuna ve sıkıyönetim mahkemelerin koyduğu siyasi ve kamusal yasaklara karşı mücadele başlatıyorlar.

 

 

1. Celal Başlangıç, Radikal, 12 Ağustos 2000
2.  Ahmet Tulgar, Milliyet- 12 Ağustos 2000
3. 1990 yılı içinde Cezaevindeki hükümlü-tutuklu sayısı 52 bin… Bu sayının büyük kısmı Sıkıyönetim Mahkemelerinde yargılanıp ceza alanlardan, kalanı azı yargılamaları sürenlerden oluşuyor.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir. 


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR