Büyük Sermaye sosyalistleri ezmek için her kozu kullanacak

İşçi Partisi’nin Birleşik Krallık'taki seçim başarısızlığı, ilerici solun başarı için çok daha devrimci olması gerektiğini kanıtladı. "Yumuşak yumuşak" yaklaşımı işe yaramıyor. Seçim bir anlamda Brexit'le ilgili olduğundan, göze çarpan ilk şey, iki büyük partinin konumundaki asimetri. İşçi Partisi'nin tutumu mümkün olan en kötüsüyken, Muhafazakarlar da “Brexit'i halledelim!” mantrasını tekrarlayıp durdu.

Destekçilerinin neredeyse simetrik biçimde “Devam” ve “Tamam ” diyenler olarak bölündüğünü gayet iyi bilen parti yönetimi taraf seçerek seçmen kaybetmekten korktu. Ama ne demişler, aynı anda iki taburede oturmaya çalışırsan, aradaki boşluğa düşersin. İşleri daha da kötüleştirense Corbyn'in tarafının az çok biliniyor olmasıydı: Brexit istiyordu, sadece başka tür bir Brexit.

Artık gidici olan parti lideri, Birleşik Krallık'ın daha radikal sol politikalar izleyebilmek için AB'nin mali (ve diğer) kaidelerden kurtulmasını istiyordu. Bu seçime dair ne düşünürsek düşünelim, (Brexit'in lehinde ve aleyhinde iyi nedenler var) İşçi Partisi bu konuda açık tartışmaktan kaçındı ve kararsızlığını feci bir formülle gizledi: “İnsanların karar vermesine izin vereceğiz!”

Neden feciydi bu formül? Basit. Çünkü insanlar politikacıların kendilerine zor kararlar dayatmasını istemez. Bunun yerine, siyasi liderlerin neyi seçeceklerine dair açıkça yol göstermelerini isterler. Muhafazakarlar duruşlarını net biçimde ortaya koydu.

ATEŞLE OYNAMAK

İşçi Partisi'nin başarısızlığının ikinci nedeni, Simon Wiesenthal Center'ın  2019'un En İyi Anti-Semitiği seçtiği Corbyn'e karşı iyi düzenlenmiş karakter suikastiydi. Bu, en az ABD seçimlerine Rusya'nın burnunu soktuğu iddiası kadar güçlü bir seçime dış müdahale vakasıydı.

Gideon Levy, haklı olarak, İsrail politikalarını eleştirmenin antisemitizmle birleştirilmesinin yeni bir antisemitizm dalgasına yol açacağını söylemişti ve bu yolun kaçınılmaz sonu da açıkça görülebiliyor. Marksizmin bize öğrettiği gibi, antisemitizm yerinden edilmiş bir antikapitalizmdir: Kapitalizmin başımıza sardığı toplumsal düşmanlıkların nedenini kaçak yolcuya ("yahudiler") yansıtır.

Burada ayartıcı olan, bir adım ileri giderek tüm radikal antikapitalizm biçimlerini bir tür antisemitizm olarak kınamaktır; bunun işaretleri zaten tüm dünyada çoğalıyor. Nefreti kışkırtmanın daha tehlikeli bir yolu düşünülebilir mi?

Bu güçlü kapital yanlısı duruşun ABD’li Hristiyan muhafazakârların yeni keşfedilen İsrail sevgisiyle birleşmesini özellikle endişe verici buluyorum: Doğası gereği antisemitik olan ABD’li Hristiyan muhafazakarlar nasıl olur da İsrail Devleti'nin politikalarını böyle tutkuyla destekleyebilir?

Bu bilmecenin tek bir cevabı var: ABD'li muhafazakarlar değişmiş değil, siyonizmin kendisi, İsrail devletinin politikalarını tam anlamıyla sahiplenmeyen Yahudilere duyduğu nefretle paradoksal olarak anti-semitik hale geldi. Başka bir deyişle, anti-semitik çizgideki siyonist projeden kuşku duyan bir Yahudi figürü inşa etti.

Trump da Yahudilerin paraya hırsıyla hareket ettiğini ve İsrail'e yeterince bağlı olmadığını söyleyerek, anti-semitik stereotiplere başvurduğunda tam olarak aynı şeyi yapmıştı. İsrail burada tehlikeli bir oyun oynuyor: Radikal sağın ABD'deki baş borazanı ve İsrail yayılmacılığının sadık destekçisi Fox News bir süre önce, açıkça anti-semitik yorumlar yapmaya başlayan en popüler yorumcusu Glen Beck'i sahneden indirmek zorunda kaldı.

SAHTE MÜTTEFİKLER

Bu yılki Hanuka partisinde Trump, antisemitizme dair ihtilaflı kararnameyi imzaladığında Christians United for Israel'in (İsrail için Hristiyan Birliği, CUFI) kurucu başkanı John Hagee de oradaydı. Hagee, standart Hristiyan muhafazakar gündeminin başında (Hagee, Kyoto Protokolü'nü ABD ekonomisini manipüle etmeyi amaçlayan bir komplo olarak görüyor; en çok satanlar arasına giren romanı Jerusalem Countdown'da Deccal Avrupa Birliği'nin başındadır) kulağa kesinlikle antisemitik gelen açıklamalar yapmıştı.

Yahudi soykırımdan Yahudilerin kendisini sorumlu tutuyor; Hitler zulmünün Yahudilerin modern bir İsrail devleti kurmasına önayak olan “ilahi bir plan” olduğunu söylüyor; liberal Yahudilere “zehirlenmiş” ve “ruhları körleşmiş” diyor; İran’a yönelik önleyici nükleer saldırının (ki bunu destekliyor) İsrail’deki çoğu Yahudi’nin ölümüne yol açacağını kabul ediyor. (Meraklısına, Jerusalem Countdown'da Hitler'in “lanetli, soykırım eğilimi olan melez Yahudi soyundan" doğduğunu iddia ediyor.) Bu gibi müttefikleri olduğu sürece İsrail'in gerçekten de başka düşmana ihtiyacı yok.

PARA KONUŞUR

Sonuncusu ve bir o kadar önemlisi, Piketty tuzağı dediğim üçüncü sebep. Kapital ve İdeoloji kitabında Thomas Piketty, Sovyet tarzı komünizmde olduğu gibi bütün zenginlikleri kamulaştırmak yerine, 25 yaşına gelen her yetişkine toplu ödeme yapıp kapitalizmi koruyarak ve varlıkları yeniden dağıtarak refah devletini radikalleştirmeyi öneriyor. Önerdiği ilerici gelir vergileri, hükümetlerin herkese varlıklı ülkelerdeki ortalama ücretin yüzde 60'ına denk bir temel gelir sağlamasını ve ekonomideki dekarbonizasyonun maliyetini karşılamasını sağlayacaktır.

Ayrıca, çalışanlar şirket kurullarında koltukların yüzde 50'sine sahip olmalı, en büyük hissedarların bile oy hakkı yüzde 10'la sınırlandırılmalı ve her bireyin iklim değişikliğine katkısını izleyen kişiselleştirilmiş bir kartla hesaplanan kişiselleştirilmiş bir karbon vergisi getirilmelidir.

Dolayısıyla Piketty, önerdiği modelin yalnızca ulus-devletlerin sınırlarının ötesinde, küresel olarak uygulandığında işe yarayacağını tam olarak farkındadır; böylesi bir küresel tedbir zaten onu uygulayacak güç ve yetkiye sahip olan mevcut bir küresel gücün olduğunu varsayar. Ancak böylesi bir küresel güç, bugünün küresel kapitalizminin sınırları ve işaret ettiği siyasal mekanizmalar içinde düşünülemez. Kısacası, eğer böyle bir güç olsaydı, temel sorun zaten çözülmüş olurdu. Pragmatikmiş gibi sunulmasına, kapitalizm ve demokratik prosedürler çerçevesinde bir çözüm aramasına rağmen Piketty'nin önerisi ütopiktir.

GÜVENLİ OYUN?

Corbyn’in kazandığını (veya hatta Bernie Sanders’ın ABD başkanı olduğunu) hayal edin ve Big Capital’in tüm kirli numaralarıyla yıkıcı karşı saldırılarını düşünmeye çalışın. Belki de seçmenler, İşçi Partisi zaferinin doğasındaki bu potansiyel tehlikelerin farkındaydı ve güvenli oyunu tercih etti.

Küresel ısınmadan mültecilere, dijital kontrolden biyogenetik manipülasyonlara kadar karşılaştığımız zorluklar, toplumlarımızın küresel olarak yeniden örgütlenmesinden daha azını kabul etmez. Bu hangi şekilde gerçekleşirse gerçekleşsin, kesin olan iki şey var: Yeni bir Leninist Komünist partiden çıkmayacak ama parlamenter demokrasimizin bir parçası olarak da gerçekleşmeyecek. Daha fazla oy alan ve Sosyal Demokrat tedbirleri öylece uygulayan bir parti olmayacak.

Bu bizi Demokratik Sosyalistlerin ölümcül sınırlarına getiriyor. 1985’te, Felix Guattari ve Antonio Negri, İngilizce çevirisinde ismi "Bizim Gibi Komünistler" olarak değiştirilen, Les nouveaux espaces de liberté (Yeni Özgürlük Alanları) adlı kısa bir kitap yayınladı. Bu isim değişikliğinin örtük mesajı (ABD'deki) Demokratik Sosyalistlerinkiyle aynıydı: “Korkma, biz senin gibi sıradan insanlarız, tehdit oluşturmayız, biz kazandığımızda hayat aynen devam edecek...” Ne yazık ki böyle bir seçenek yok. Hayatta kalmak için radikal değişikliklere ihtiyaç var ve hayat her zamanki gibi devam etMEyecek; en derinlerdeki duygularımız ve duruşlarımızda bile değişmek zorunda kalacağız.

Yani elbette İngiltere'de İşçi Partisi'ni, ABD'deki Demokratik Sosyalistleri ve diğer ülkelerdeki emsallerini tam olarak desteklemeliyiz. Ancak, radikal değişimin uygulamaya koymak için doğru anı beklersek, bu an asla gelmeyecektir. Bu yüzden neredeysek, oradan başlamalıyız. Ancak bunu geleceğimizin seçim oyunlarından ve Sosyal Demokrat tedbirlerden çok daha fazlasını gerektirdiğinin bilincinde olarak, illüzyonlara kapılmadan yapmalıyız. Tehlikeli bir yolculuğun başındayız ve hayatımız buna bağlı.

Independent Türkçe için çeviren: Sena Çenkoğlu

ETİKETLER

Editörün Seçimi