Filistin serüveni üzerine devrimci edebiyat (2)

Filistin’e gittikten yıllar sonra Türkiye’ye dönen veya yurtdışında yaşayan bazı sosyalistler anılarını anlatmaya veya kaleme almaya başladılar.

Bilebildiğim kadarıyla, devrimcilerin bizzat yazıp yayınladıkları Filistin literatürü 10 kitabı geçiyor.

Binlerce makale ve analizi saymıyorum.

Bu literatür, Türkiyeli devrimcilerin gidiş amaçlarını ve duygu dünyalarını anlamak için önemli ipuçları sayılırlar.

Örneklerle sıralayalım: 

Roman yazarı Mehmet Eroğlu’nun 1989’da yayınlanan Adını Unutan Adam isimli kitabının tanıtımında şu ibarelere yer verilmiş:

Ölen, kalan ve direnen hayaller… Mehmet Eroğlu, belleğin, fedakârlığın ve unutmamanın romanını yazıyor. Dünyayı değiştirmek isteyenler ölümü yenerler, kahraman olurlar. 'Adını Unutan Adam' bir ‘68 hikâyesi... Hızlı, rahatsız edici, isyankâr ve hüzünlü... Size komik ve anlamsız gelse de dünyaya âşıktık biz; insanın biyolojik bir varlık olmaktan öte, soyut kavramlara karşı özel sorumluluğu olan bir varlık olduğuna inanıyorduk. İnsansanız bazı şeylere âşık olmak zorundasınız çünkü. Mesela gülmeye, mesela güneşe, mesela Amcamın nedensiz özverisine, mesela direnmeye, mesela marul gibi ekili şeylere...

Bu roman 1969’da Filistin’de Ölüdeniz ile Şeria Irmağı arasındaki bir tepede adını unutmak zorunda kalan, ama belleğini kaybetmeye inatla direnen bir politik eylemcinin serüvenidir. Unutmak, kahramana ölüm gibi gelir, ama adını da unutmak zorundadır. Üç kişi, ölümün eşiğinde, birbirlerine söz vermişlerdir çünkü. Hatta kimin öleceğine karar vermek için kura çektiklerinde; ölümü gözünü kırpmadan iki cebine de taş koyarak hile yaparcasına kucaklayacak tipte insanlardır onlar. Gülümsemelerinin ardında ise, bütün dünyayı kavrayacak kadar güçlü bir inanç vardır. 'Adını Unutan Adam', aslında devrimci romantiklere, 1968 kuşağına yakılmış bir ağıt; bu kitabın öyküsü de unutulan adların hikâyesidir. 

 

 

Faik Bulut’un 1991’de ilk baskısını yapan 'Filistin Rüyası: İsrail Zindanlarında 7 Yıl' başlıklı kitabında, 1968 Kuşağı’nın Ankara’daki faaliyetleri, 12 Mart 1971 Cuntası’nın gelişinden sonra bazı devrimcilerin protesto eylemleri, İsrail’in İstanbul’daki başkonsolosu Efraim Elrom’un Mahir Çayan ve arkadaşları tarafından kaçırılması, tutuklanmaları, tutuldukları cezaevinden firar ettikten sonra Fatsa yöresindeki Amerikan üssünden kaçırılan ABD’li askerlerle beraber gittikleri Kızıldere köyünde topluca katledilmeleri, Deniz Gezmiş ile iki arkadaşının idamları sonrasında yaşananlar, İbrahim Kaypakkaya’nın Antep-Maraş-Malatya üçgeninin kırsal kesimindeki faaliyetleri ve oradan Filistin’e gönderilen devrimcilerin serüveni vb aktarılıyor.

Ayrıca Faik Bulut bu kitabında Suriye ve Lübnan’da kaldığı Filistin kamplarında yaşadıklarını, İsrail’in Lübnan kamplarına yönelik operasyonunda yaşanan çatışmayı, katliamı ve nasıl tutsak edilip İsrail kaçırılarak 7 yıl tutsaklığa mahkûm edilişinin hikâyesini de anlatıyor. 

 


Mukaddes Erdoğdu Çelik, “Çakır” lakaplı eşi İrfan Çelik’in devrimci faaliyetlerini anlatan kitabını (Bizim Çakır: Bir Devrimin Hamalı) 2006’da yayınladı.
 


Yozgatlı bir Yörük ailesinin evladı olan Çelik’in öğrenciyken başladığı mücadeleci hayatı, işçilerin, yoksul ve topraksız köylülerin, Filistin ve Kürt halkının yanında; mitingler, boykotlar, grev ve gösterilerde, gerilla eylemlerinde, toplantılarda geçmişti.

Gaziantep’te oturan Abdülkadir Yaşargün, yıllar sonra anılarını 'Filistin Fedaileri: Gaziantep’ten Filistin’e Bir Dostluk ve Mücadele Öyküsü ile Umutlarımız Yarıda Kaldı' isimli iki kitapta topladı.
 


Sınır boylarında, Suriye ve Ürdün’deki maceralı hayatının ayrıntılarda gün yüzüne çıkmamış ciddi bilgilere rastlıyoruz. Örnekleyelim:

Selim Amca sigarasından derin bir nefes çekerken, bir ara bana dönerek sordu: Oğlum Kadir! Filistin, bize ne kadar uzakta? ‘Dünyanın öbür ucu’ dedi Ayvaz Amca, benim yanıtlamama fırsat vermeden konuştu:

‘Bu parmakları, (Birinci Dünya Savaşı sırasında) Gazze’de kaybettim.’ Müslüm Dayı gülerek, ‘İngilizler o kadar çok askerimizi öldürdüler ki, ben ancak kendimi yaralayarak canımı kurtarabildim. İşte bakın!’ Böyle diyerek sağ elinin sakat parmaklarını oradakilere gösterdi. Bunun üzerine söze karıştım:

Filistin bize pek uzak değil! Buradan Ankara kadar ya var ya yok dedim... 35 yıl önce Gaziantep’te geçen yukarıdaki konuşma, Filistin halkının zamanla İntifada’ya dönüşen mücadelesinin dünyada henüz bilinmediği yıllarda, Türkiye devrimcilerinin bu mücadeleyi o günlerde anlayıp omuz vermesinin öyküsünden bir parçadır.

Türkiye devrimci hareketinin öncü isimlerinin, Türkiye’den Filistin’e uzanan mücadele süreçlerinin de anlatıldığı bu kitapta, dönemin öğrenci liderlerinin de içinde bulunduğu olaylar anlatılmaktadır.


'Kaypakkaya ile Birlikte', 'Kaypakkaya’lı Yıllar', 'Anılarla Geçmişe Yolculuk' kitaplarını yazan Ali Taşyapan, Filistin meselesinden ve TKP-ML kadrolarından Filistin’e gidenlerin isimlerinden bahsetmiştir:

Ali Mercan Çorumlu olup İbrahim Kaypakaya’nın hemşerisiydi. Türk Alevi kökenli bir aileden gelmeydi, sisli anımsamama göre babasının sulbü dede soyuna dayanırdı.

Mercan, Ekim 1971’de askeri eğitim almak için Filistin’e gitti, Şubat 1972’de geri döndü. Nisan ayında yeniden Filistin’in yolunu tuttu. Temmuz ayında Almanyalı Kadir ve Cem Somel ile beraber Kürecik bölgesine geri geldi…

 


Dr. Cüneyt Kafkas, İsrail’in 1982’deki Lübnan işgaline dair izlenimlerini Filistin Günlüğü adıyla kitaplaştırdı.

Okuduğum kitapta, ilginç anıları, direnme azmi ama devrimci romantizm ruhuyla gittiği Filistin kamplarında tanık olduğu acı gerçekler karşısındaki şaşkınlığını, kimi zaman da hayal kırıklığını dile getirmiş. 
 


Adil Okay, 1978 Kuşağı’ndan. Filistin halkının mücadelesi için Lübnan’a gidip kendini işgalci İsrail’le ölümcül bir çatışmanın içinde bulan devrimcilerden.

Beyrut kuşatması sonrasında önce Fransa’ya geçmiş, oradan Türkiye’ye gelmiş.
 


12 Eylül ve Filistin Günlüğü isimli kitabını kaleme almış. Onun belgesel anıya dayalı günlüğünün tanıtan cümleleri izleyelim:

Kitabı okurken yer yer boğuluyormuş gibi hissettim kendimi ve yer yer de coşkulu…

Engin Erkiner
 

(Adil Okay’ın kitabında) o günlerde en genç, en üretici, en heyecanlı günlerini büyük coşkularla yaşayan bir grup inanmış insanın maceraları, devrimci atılımları yansıtılıyor.

Güney Yılmaz
 

Adil Okay, el kapılarının çok farklı coğrafyalardaki gri gökleri altında (bir ucu Filistin’den öte ucu Avrupa’ya uzanan) sürgünlük mektebinin rahle-i tedrisinden geçmiştir…

Naci Güner
 

Filistin Günlüğü’ hepimizin kitabı. Dönemin aydınlanmasında, tarihin güncellenmesinde, belleklerin tazelenmesinde işlev görecek bir çalışma.

Temel Demirer 
 

Adil Okay’ın kitabını okuyunca bundan, Orta Doğu ile ilgili onlarca kitap okumaktan daha çok yararlandığımı söyleyebilirim.

Salim Turgut


Filistin’e giden 1978 Kuşağı’ndan Hasan Mantıcı, Trakyalı yerel emekçi önderlerinden.

Adanmışlık ruhuyla katkıda bulunduğu Filistin mücadelesi sırasında, özellikle İsrail ordularının Lübnan’ın başkenti Beyrut’u kuşattığı günlerde ölümüne direnen ve esir alındıktan sonra birçok Türkiyeli devrimciyle birlikte İsrail’in tutuklama kamplarına götürülenlerden biri.

Ayrıca, Beyrut’tan çıkarılan Filistinli devrimcilerle beraber sosyalist sayılan Güney Yemen’de (Demokratik Halk Cumhuriyeti) sürgün hayatı yaşamış bir kişi.

Anılarını Filistin Güncesi- Türkiye Devrimcilerinin Enternasyonalist Mücadelesi isimli kitapta kamuoyuyla paylaştı.

22 Haziran 2014’te kanser hastasıyken hayatını kaybetti.
 


Arkadaşı Yaşar Küpeli de eşi Zeynep’le birlikte Filistin mücadelesine katılan devrimcilerden.

Yazdığı kitabın ismi: Filistin’de İki Resim: Özgürlüğüm, Esaretim ve Aşkım.

Korkut Akın, hem Mantıcı hem de Küpeli ailesinin şahsında o dönem devrimcilerinin düşünce ve ruh haritasını okumuşçasına bir izlenim yazmış:

68 Kuşağı, Filistin’e, ‘savaşmayı’ öğrenmek için gitmiş. 78 Kuşağı ise 12 Eylül’ün işkencesinden kurtularak yeniden örgütlenmek için… Ama ne zaman ki İsrail saldırmış Filistinli kardeşlerine, ellerine silahı alıp savaşmışlar…

Her iki kuşağın da önemli deneyimleri var anlatacakları. Hasan Mantıcı ile Yaşar Küpeli onlardan sadece ikisi. Yaşar Küpeli ile Hasan Mantıcı iki arkadaş…

İkisi de aynı örgütün militanı… İkisi de inanmış devrime… İkisi de önce Türkiye’de sonra Filistin’de (tabii İsrail, Ürdün, hatta sürgün gittikleri Tunus, Cezayir, Yemen gibi ülkelerde de) acılar, işkenceler çekmişler.

Bugün, belki de eski önemi yok Filistin’in, bugün belki de Irak, Suriye aldı onların yerini. Kuşkusuz bu yeni cephelerde de savaşım sürüyor inançla. Bugün de oralarda Türkiyeli devrimciler savaşıyor canları pahasına.

12 Eylül’le birlikte yeraltına çekilen mücadelede her örgüt, korunması gereken militanlarını, gerek eğitim almaları gerekse deneyim kazanmaları için yolluyor, illegal yollardan… Yaşar Küpeli eşiyle birlikte gidiyor, Filistin’de İki Resim onun için… Kendisinden daha çok eşini düşündüğünü -birebir anlatmasa da cümlelerinden apaçık okunuyor- görüyoruz. Eşi Zeynep farklı mı sanki…

İnandığınız bir amaç uğruna savaşırken, sevdiğinizi göz ardı edemezsiniz, ne kadar güç koşullar altında olursanız olun… Kalbiniz birlikte atar, birlikte duyarsınız ayrı düşseniz de aynı şeyleri içinizde…

Hasan Mantıcı, köyünden, şoför muavinliği yaptığı gençliğinden başlayarak anlatıyor düşünce yolculuğunu… Neler yaşadığını, nasıl örgütlü olduğunu, nelerle karşılaştığını… Adım adım izliyorsunuz gelişmesini, bağlı olarak gelişen, yükselen devrimci mücadeleyi.

Çok önemli bir notu var: ‘Devrimciler para karşılığı devrimcilik yapmazlar’ diyor ve ekliyor: ‘Profesyoneller hariç!’ O profesyonellerin daha sonra çek-senet çetesine dahil olduklarını ifade ediyor, faşistlerle birlikte. Filistin’de örgütler fedailerine ‘maaş’ ödüyorlar.

Devrimciler gereksinimlerinin dışındaki parayı örgütlerine veriyor, onlar da ülkeye yolluyor, mücadeleye katkı olması için. Türkiye’de bir araya gelemeyen (bir anlamda da birliktelikten bilinçli olarak kaçınan) örgütler Filistin’de cunta karşıtı bildiri yayınlıyorlar. 

Hasan Mantıcı da, Ayşe ve Yaşar Küpeli de gerek siyasi sürgünlükleri gerekse Avrupa’da yaşadıkları sürece örgütlülüklerini terk etmeyenlerden… Hatta ülkeye kaçak yollardan dönüp sıcak mücadeleyi sürdürüyorlar.

Gidip gelmeleri, yakalanıp işkence görmeleri, ailelerinin de taciz edilmeleri, çocuklarının ortada kalması bile yıldıramıyor onları.

(Siyasi Haber, Filistin’de Türkiyeli Devrimciler, 12 Temmuz 2017)


Mantıcı’nın Beyrut’taki silah arkadaşı Adil Okay, 1978 Kuşağı’nın yaşadığı ortamı ve Filistin’e niçin gittiklerine dair bir yazı kaleme almış:

12 Eylül 1980: Eza evleri, darağaçları ve yargısız infazlar. Dönüşü olmayan sürgün yıllarının başlangıcı... Aranmaya başlanan binlerce insan, bireysel ya da örgütlerinin kararıyla adı konulmamış ricat yollarında.

Avrupa ile Filistin kampları: Bu yolun iki ayrı durağı. Avrupa’daki sürgünler hakkında kitaplar yapıldı. Filmler çekildi. Ama sürgünün Filistin durağı çok az yazıldı, anlatıldı.

Bugün, bu yazıyı yazma nedenim de 78 kuşağının Filistin durağının, belki de en önemli kitabının, 1982’de Beyrut’ta yolumun kesiştiği Hasan Mantıcı tarafından yazıldığını öğrenmemdir.

‘En önemli’ diye altını çiziyorum zira aynı süreci yaşayan 78 kuşağından bazı arkadaşların yazdıklarının doğruluğunu, değerini, biz, ‘o dönemde orada olanlar’ biliyorduk. Ancak sözünü ettiğim anı-roman türünde kitaplar, bilimsel çalışmalar için kaynakça oluşturmuyordu.

Mantıcı, bu arkadaşların yazdıklarını da belgelerle -gerçek isimlerin tanıklıklarıyla tamamlamış- kanıtlamış oldu. Ayrıca benim ‘12 Eylül ve Filistin Günlüğü’ adlı kitabımda yayınladığım, ‘İsrail’e karşı savaş sürecinde hayatını kaybeden Türkiyeli devrimciler’ listesine önemli bir katkı sundu. Ulaşamadığım isimleri buldu.

12 Eylül faşizminin ve İsrail Siyonizminin ortak cinayetleri sonucu katledilen yoldaşlarımız (İsrail’in dolaylı engelleme girişimlerine ve 12 Eylül devamcılarının unutturma gayretlerine rağmen) yasal bir kitapta daha anılmış oldu.

Bu bilgiler, illegal örgüt broşürlerini, internet yazışmalarını aşıp dünya kütüphanelerine ulaştı. Sadece bu nedenle bile Mantıcı’ya ‘eline sağlık’ demek gerekiyor.

Mantıcı, uzun sayılabilecek bir süre Lübnan’da Filistin kamplarında kalmış, İsrail saldırılarında yoldaşlarını kaybetmiş, 1982 Haziran-Eylül Beyrut işgalini yaşamış, İsrail kuşatmasından kurtulmuş, BM’nin açtığı koridorlardan Filistinlilerle birlikte Yemen’e gitmiş ve oradan Türkiye’ye geri dönmüş.

Bu arada Filistin kamplarında tuttuğu notlarını, günlük defterini arkada kalan dostlara bırakmış. İşte bu kitapta okuyacağınız, tarihe ışık tutan belgeler Beyrut’tan Şam’a, Şam’dan Avrupa’ya, oradan Türkiye’ye 30 yıllık bir yolculuk yapmış ve sahibini geçtiğimiz günlerde bulmuş.


Son bir not: Filistin’e gidenler arasında geçmişinden bahsetmeyen biricik insan, sanırım gazeteci Şahin Alpay olsa gerektir.

Öte yandan kendini Filistin davasına ölümüne adayan Türkiyeli sosyalistlerine göre, PKK örgütü daha temkinliydi; Filistinlilere destek ve dayanışmasını sürdürmekle birlikte militanlarını Türkiye’de verilecek silahlı mücadele için hazırlıyordu.

1982 İsrail işgali sırasında aynı örgütün 13 mensubu tank saldırılarına karşı sonuna kadar direnerek öldü, 2 sorumlusu da esir alınıp toplama kampına götürüldü.

Kürt lideri Celal Talabani’nin aracılığıyla Bekaa Kampı’nı Filistinli bir örgütten ödünç alan PKK, “Biz, kendi davamıza bağlı kalacağız; adanmışlığımızı burada değil, ülkemiz topraklarında test edeceğiz” diyordu.

Keza farklı zamanlarda Filistin’e giden devrimciler arasında bilebildiğim kadarıyla 5 kadın sosyalist de bulunuyordu. 

1968 ve 1978 Kuşağı’nın Filistin’e gidişleri arasındaki ortak nokta kesinlikle şuydu: Mazlum halklarla enternasyonalist dayanışma ve mücadelelerine aktif katılım.

Fakat 1968 Kuşağı’nın gözünde Filistin bir sevdaydı, onlar için bir idealdi. Bu arada onlar, Türkiye’de devrim yapmak gayesiyle gidip Filistin kamplarında askeri eğitim almayı da hedeflediler.

1978 Kuşağı ise, 12 Eylül darbesine maruz kalmış sol hareketlerin ricat ve yenilgi dönemini simgeliyor.

Dolayısıyla Filistin halkının mücadelesine fiili katkının yanı sıra orada barınma/sığınma olanakları da aranıyordu.

Bu sığınmacılık, aynı zamanda 1978 Kuşağı devrimcilerini hem İsrail ile fiili savaşta cephenin ön saflarına itti hem de onlardaki inanılmaz adanmışlık ruhunu ortaya çıkardı.

Onlarcası bu dava uğruna can verdi, İsrail ordusunca esir alındı. Sıra dışı şeyler yaşadılar, derin acılar çektiler.

Ortalarda dolanıp böbürlenmediler, kahramanlık payesi istemediler. Tersine yok sayıldılar. Ölenler unutuldu; ne cenazeleri istendi, ne mezarları arandı.

Dolayısıyla İslami bir yayın çizgisi izleyen Gerçek Hayat sitesinde Emeti Saruhan’ın 3 Eylül 2018 tarihinde derlediği “Solcular Filistin’e Gerilla Olmaya Gitti!” başlıklı haber-yorum maddi hatalarla doludur.

Sözgelimi Cengiz Çandar’ın eylem ve operasyonlara katıldığı yolundaki tespiti doğru değildir.

Aynı sitede Hamza Türkmen ve Rıdvan Kaya ile yapılan söyleşide, “Anti-Siyonist solcular önemli ama marjinaldi” ve “Onlar gerilla savaşı başlatacaklardı” yolundaki değerlendirmeler de, dönemin olgularıyla ters düşüyor.

Bu mantıktan hareketle o sırada Şah’a karşı organize olmuş Humeyni çizgisindeki İranlı devrimcilerin ve Filipinlerdeki Moro İslamcı Cephesi militanlarının da hangi amaçla Filistin kamplarına gittikleri tartışmalı konuma gelmektedir.

Independent Türkçe internet gazetesi, Filistin mücadelesine giden devrimciler hakkında bir makale yazmamı istediğinde, hafızamı tazelemek amacıyla internet üzerinden konuya ilişkin bazı makalelere baktım.

Gazeteci Turan Kışlakçı’nın benim bir söyleşimi kendince eleştiren ama bu arada “yanıltıcı-hakikatleri gizleyen-tahrif eden” demeye getirerek kişiliğe sataşma-şahsiyat yaptığını gördüm.

Mesela dalgalı ve karmaşık kutup ışıkları manasında gelen “Auror”a kelimesinden hareketle şunu yazmıştı; “Onun için unutma ey Aurora Bulut’u!”

Kendisiyle bir selamlaşmamız vardı. Haksızlık etmiş. Gerçi bu, onun ilk haksızlığı değil. Yıllar önce FETÖ’cülerin bu ülkenin insanları hatta İslami kesimler için bile çok tehlikeli olduğunu söylediğimde, “onların alınlarının secdeye değdiğinden” bahisle, beni dine ve dolayısıyla o cemaate karşı önyargılı bulmuştu.

Yaklaşık dört yıl önce Haber Türk TV kanalında Nevzat Çiçek’in gerçekleştirdiği bir programda karşılaştığımızda, “FETÖ hakkındaki eleştirimi” kendisine hatırlatınca, “haklıymışsın abi!” dediğini de hatırlıyorum. 

Kışlakçı’nın iki farklı yerde yayınlanan aynı makalesine göre; dünyadaki Müslümanlar öteden beri hem Kudüs hem Filistin meselesine duyarsız kalmadılar.

Din âlimleri, önderler, şahsiyetler, düşünürler, cemaatler ve politik İslamcı hareketler bu uğurda çeşitli faaliyetlerde bulundular. Şöyle ki:

Kimler yoktu ki! O dönem gönüllüler içerisinde. Mısır’dan Hasan el Benna, Seyyid Kutup, Suriye’den Mustafa Sıbai, Pakistan’dan Mevdudi, İran’dan Nevab Safevi gibi İslam dünyasının tanınmış birçok ismi… Irak’tan, Hindistan’dan, Endonezya’dan, Yemen’den, Libya’dan ve Sudan’dan Filistin’e akıyordu herkes…

Türkiyeli Müslümanlar Filistinli liderlere en zor şartlarda sahip çıktığı gibi onların davasına maddi ve manevi destek vermeyi hiç ihmal etmediler. Tüm İslam ülkelerinde gönüllüler cihad için Filistin’e gider de Türkiye’den olmaz mı?

Bilakis Türkiye’den onlarca hatta yüzlerce kişinin Kudüs’e gönüllü olarak gittiği biliyoruz. Ama bugün elimizde bu gönüllüler hakkında maalesef pek detaylı bir bilgi yok. Ancak o gönüllülerin oraya gittiğine işaret eden bugün elimizde birçok yazı ve makale var.

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un damadı, cumhuriyet döneminin ilk önemli mütercimlerinden ve Demokrat Parti Konya Milletvekili Ömer Rıza Doğrul da o gönüllüler arasında bulunuyordu. Ömer Rıza Doğrul, İslam dünyasının oluşturduğu gönüllü ordulara katılmak için Mayıs 1948’de Filistin cephesine gittiğini kendisi kaleme alıyor.

Bu arada, 1945 -1970 yılları arasında Türkiye’de neşredilen Sebilürreşad, İslam Dünyası, Selamet, İslam Mecmuası, İslam Medeniyeti, Hilal vb onlarca derginin ana konusunu da Filistin oluşturuyordu. Bugün kütüphanelerde bulunan o dergilerin tüm sayılarına baktığınızda hemen hemen her sayıda Filistin’le ilgili haberler, Filistinli liderler ve direnişçilerle yapılan röportajlar göreceksiniz.

Fakat Atlas dergisinin çıkarmış olduğu tarih dergisinin Ağustos sayısında büyük Ortadoğu uzmanı (!) Faik Bulut her zaman olduğu gibi tarihi gerçekleri gizleyerek İslamcı gruplar Filistin davasına geçmişte sahip çıkmadılar, şimdilerde sahip çıkıyorlar iddiasında bulunuyor ve bu yetmiyormuş gibi Mavi Marmara Gemisi olayını da gösterişçilikle itham ediyor… Onun için unutma ey Aurora Bulut’u! Mavi Marmara bir destan yazdı! 1


Turan Kışlakçı yanlış mı anlayıp yorumlamış, yoksa “Ameller niyet üzeredir” hasebiyle zaten yanlış anlamak mı istemiş, bilemiyorum.

Kısaca anlatayım: Mavi Marmara gemisi Gazze’ye yardım için hareket etmeden önce (Mayıs 2010) Vatan gazetesi, benimle uzun bir röportaj yaptı.

Türkiye’deki milliyetçi-muhafazakar, Türk-İslamcı ve politik İslamcıların o devirdeki Filistin mücadelesine yönelik tutumları hakkında söylediklerim arasında mealen şu ibare de vardı:

Biz Türkiye’deki sosyalistler, devrimciler Filistin’de mücadele etmek için gönüllü giderken, o zamanın bazı İslamcı (milliyetçi-mukaddesatçı) çevreleri bizi, terörist diye damgalayıp ihbar ediyorlardı.


Dikkat edilirse, bu ve benzeri sözlerimin arasında, dünyadaki İslami ve Müslüman çevreler hiç parmaklarını oynatmadılar, asla tepki vermediler ve faaliyette bulunmadılar diye bir tespit yoktur.

Yine dikkat edilirse, tespitim zaman (yani 1970’li yıllar) ve mekân (Türkiye’deki bazı milliyetçi-mukaddesatçılar) ile sınırlıdır.

Kışlakçı’nın sıraladığı Filistin mücadelesine katılan şahsiyetler (Suriye ve Mısır’daki Müslüman Kardeşler yani IHVAN hareketinin liderleri, Kudüs Müftüsü Hacı Emin el Huseyni vs) arasında dikkatimden kaçan tek kişi olmuştur.

O da Filistinli yazar Dr. İzzet Derveze’dir ki, işgalci İngilizlerin hakkında tutuklama emri çıkarması üzerine, 1941’de gizlice gittiği Kilis üzerinden İstanbul’a yerleşmiş…

O sıralar İstanbul’daki dini bütün kesimlerden yardım almış. Mısır IHVAN hareketinin Filistin davası için Sina ve Gazze taraflarına gönüllü fedailer gönderdiği biliniyor.

Bunun için hem kendi web sitelerine hem de Diyanet Vakfı’nca yayınlanan İslam Ansiklopedisindeki Müslüman Kardeşler/IHVAN maddesine bakmak yeterlidir.

Yalnız oradaki bir ayrıntı gerçeğin tek yanını göstermiş. Kanımca, Mayıs 1948’deki bu cihat seferberlği, ister Mısır yönetimi tarafından yasaklanmış olsun ister farklı nedenler yüzünden durdurulmuş bulunsun; IHVAN hareketi, Filistin cephesinden çekilerek o tarihten sonra ülkesindeki iç iktidar oyunlarına dahil oldu.

Örgüt mensubu birinin dönemin başbakanı Nukraşi Paşa’yı öldürmesine misilleme yapan Kraliyet yönetimi, hareketin lideri Hasan el Benne’yi 12 Şubat 1949’da suikast yaparak öldürdü.

Harekete karşı tutuklama furyası başlattı. Şeyh İzzeddin el Qessem ise, iyi bilinen bir kırsal gerilla lideriydi. Suriye asıllı bu dini şahsiyet önce ülkesindeki Fransız işgalcilerine, ardından Filistin’deki sömürgeci İngiliz yönetiminin desteklediği ırkçı Siyonist çetelere karşı 1931’den 1935 yılına kadar silahsız (örgütsel seferberlik) ve silahlı (partizan taktiği) mücadele verirken, yine İngiliz birlikleri tarafından katledildi.

Bu konuyu Filistin hakkındaki bir kitabımda uzun uzun yazmıştım. Dolayısıyla bu gerçekleri bilmeyen yoktur.

Kaldı ki, ben gözden kaçırmaya, gizlemeye saklamaya çalışsam bile internet sayfalarında gezinen veya tarih konularını işleyen her türlü yayını izleyenlerin bunu fark edemeyeceğini düşünmezlik edemem. 

Ayrıca  bilinmektedir ki, 1960-1980 döneminde sosyalistleri terörist olarak damgalayan, ihbar eden ve karalayan o milliyetçi-mukaddesatçı kesimlere rağmen, Milli Görüş geleneğinden siyasiler ile bilinçli çevreler, pratikten (amelden) çok söylem ve slogan, ajitasyon düzleminde de olsa Filistin mücadelesine sahip çıkmışlardır.

Sözgelimi ben, İsrail zindanlarından salıverilip Türkiye’ye getirildiğim 1980 Mart sonu-Nisan ortasında yaklaşık 18 gün gözaltında kaldım.

O zamanın Milli Cephe Koalisyonu S. Demirel, N. Erbakan ve A. Türkeş’in işbirliğiyle kurulmuştu ve her parti, kendi kadrolarını devletin hassas makamlarına getirmişti.

Ankara’daki gözaltım sırasında Emniyet İstihbarat’ın kilit mevkilerinde bulunan kimi Erbakancı Emniyet Amirleri Filistin uğruna İsrail cezaevlerinde tutulan Türkiyeli ilk siyasi militanı yani beni merak edip görmek istemişlerdi.

Hayli kısa süren sohbet sırasında, “Sen, solcu filan da olsan cennetliksin! Çünkü Siyonist Yahudilere karşı mücadele etmişsin!” demişlerdi.

Buna benzer övgüleri, bazı İslamcı yazar-çizer takımından da duymuştum. Hakkını yemeyeyim, 1990’larda Abdurrahman Dilipak ile Sadık Albayrak ve benzerleri Filistin sorunu zemininde benimle çok defa hasbıhal etmişlerdi.

Çünkü Kudüs ve Filistin’e bakışları, doğru eksendeydi. Benim eleştirdiğim kişi yahut çevreler ise, daha çok Amerikan imalatı olan Yeşil Kuşak projesine hizmet eden, bu temelde ithal malı anti-komünist politikasıyla beyni yıkanmış olanlardı ki, Türkiye’deki milliyetçi-İslamcı mahallede hâlâ etkilerini devam ettirmektedir bu sol düşmanlığı.

O devirdeki kimi İslamcı şahsiyet ve çevrelerin Filistin mücadelesine destek vermemesi veya ona karşı duyarsız kalınması da, yine Amerikan-İsrail icadı komünist düşmanlığıydı ki; sanki Filistinli bütün örgütler kıpkızıl komünistmiş ve Türkiye’ye komünizm ihraç edeceklermiş gibi bir algı operasyonunun sonucuydu.

Oysa Arafat, Abu Cihad ve Abu İyyad gibi Filistinli ulusalcıların geçmişi Ihvan hareketi içinde geçmişti. Bir türlü bitmeyen komünizm ve sol düşmanlığının bahsettiğim cenahtaki kafa karışıklığına bir örnek verelim: AKP eski Manisa Milletvekili şimdiki Gelecek Partisi Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ, “Deniz bir terörist idi” derken, AKP’nin bilinen isimlerinden Bülent Arınç ise, “Ben de 68 Kuşağı’ndanım. Deniz’i idamdan kurtarmaya çalıştım” demişti. 

Aynı düzlemde bakarsak, Filistin doğumlu Abdullah Yusuf Azzam, Suudi Arabistan’da eğitim görmüş ve Ihvan mensubu biriydi. Anayurdu Filistin, işgal altındaydı.

Fakat Siyonist işgale karşı ülkesindeki direniş hareketlerine katılacağına, ABD politikası doğrultusunda 1979’daki Sovyet işgaline karşı direnişe katılmayı tercih etmişti.

CIA ve Arap gerici yöneticilerince desteklenen, Enver Sedat dönemindeki El Ezher Üniversitesi (dünyaca meşhur İlahiyat ve Şeriat eğitim kurumu) Şeyhinin cihat fetvasıyla teşvik edilen Azzam, Bin Ladin, Eymen Zevahiri gibi on binlerce cihatçının Filistin’i kurtarmak yerine Afganistan direnişine katılmaları ciddi bir soru işaretidir.

Malum, 1979-1989 yılları arasında CIA tarafından yürütülen ve “Siklon Operasyonu” adını taşıyan program çerçevesinde Azzam’ın devşirdiği mücahitler, Pakistan’ın Servisler arası İstihbarat Teşkilatı (ISI) ve Pakistan Silahlı Kuvvetleri tarafından eğitiliyordu.

Ebu Mücahid lakabıyla bilinen Azzam, 24 Kasım 1989’da Pakistan’ın Peşaver bölgesinde bir suikasta kurban gitti.

Bağlantılı olarak, El Kaide’nin günümüzdeki mirasçıları sayılan IŞİD ve El Nusra ile onların izinden giden Suriye’deki silahlı cihatçıların, namluyu işgalci Siyonistlere çevirmek yerine, birkaç yıl özellikle Golan bölgesinde İsrail’den dolaylı destek almaları ve hastanelerinde tedavi olmaları da benim açımdan İslami mahallede hâlâ yanıtlanmamış sorulardan biridir! 

Bu faslı son bir cümleyle kapatayım:

Bildiğim kadarıyla, 1940’lı yıllarda kişisel düzeyde Filistin silahlı mücadelesine aktif olarak katılan Arap olmayan ilk Müslüman, Bosna-Hersekli bir Müslüman’dı.

20 yıl önce Arap basınının arşivinde bulduğum bu bilgiyi, Filistinlilerin çoğu bilmez!

O sırada kamplarda bizzat karşılaştıklarım arasında İranlı (Halkın Mücahitleri, Halkın Fedaileri veya Humeynici sayılanlar) devrimciler ile Filipinlerdeki Moro İslami Kurtuluş Cephesi mensupları da vardı.

Bizim dönemimizde Filistin’e gitmeyle ilgili olarak Milli Görüş çevresinden iki kişiden bahsedilmişti. Galiba biri başına gelen (belki bir hastalık veya illet nedeniyle) üzücü bir olaydan sonra gidememişti.

Adanalı olan ikincisi, gidip eğitim görmüş, Filistin mücadelesine katkıda bulunmuş ve dönmüştü.

25 yıl kadar önce, mahalli bir gazetede söyleşisinin bir bölümüne rastlamıştım. 1978 kuşağından ise Fevzi Bayer isimli Nusaybinli dini bütün (muhtemelen devlet memuru din görevlisiydi) muhterem bir zat, Filistin mücadelesi için gidip arasına karıştığı sosyalistlerin etkisiyle solcu olarak yıllar sonra memleketine geri dönmüştü. 

1 Bakınız: “Turan Kışlakçı’nın kaleminden: Türkiye’den Filistin’e giden ilk gönüllüler”, TimeTürk sitesi, 1 Ekim 2010 ve Düşünce Mektebi sitesi, 25 Aralık 2018.)

Bu yazı Independent Türkçe'den alınmıştır

ETİKETLER

Editörün Seçimi