Göçmen krizi liberal insancıllıkla çözülemez: Radikal ekonomik değişimlere ihtiyaç var

Liberallerin yoksul ülkelerden gelen göçmenlere "yüreğimizi açma" çağrısı kapitalist dünyadaki statükoyu muhafaza çabasıdır. Çözüm, göçe teşvik eden küresel ekonomik sistemde radikal bir değişimdir.

Akdeniz'de mültecileri kurtaran gemi Luventa'nın kaptanı Pia Klemp, Paris belediyesinin kendisine verdiği Grand Vermeil madalyasını neden reddettiğine dair açıklamasını bazı kişileri memnun eden bir sloganla sonlandırdı: "Herkes için resmiyet ve barınma! Yer değiştirme ve konaklama özgürlüğü!"

Bu kısaca, her bireyin kendi seçtiği bir ülkeye gitme hakkı olduğu ve bu ülkenin kendisine ikamet sağlamakla yükümlü olduğu anlamına geliyorsa, burada mutlak Hegelci anlamda soyut bir görüşle karşı karşıyayız demektir: Toplumsal bütünlüğün karmaşık bağlamını göz ardı eden bir görüş.

Sorun bu düzeyde çözülemez; tek gerçek çözüm, göçmenleri yaratan sistemi değiştirmektir. O halde yapılması gereken, doğrudan eleştirinin bir adım gerisine, yani dünya çapındaki durumun gebe olduğu mutlak çatışmaların analizine dönmek ve kendi eleştirel konumumuzun, eleştirdiği fenomene nasıl dahil olduğuna odaklanmaktır.

Alman Die Linke (Sol) partisinin önemli ismi Gregor Gysi, yakın tarihli bir televizyon tartışmasında, Üçüncü Dünya ülkelerindeki yoksulluk ve vahşete dair hiçbir sorumluluk hissetmediğini söyleyen ve Avrupa devletlerinin bu ülkeler için para harcamak yerine sadece kendi yurttaşlarının refahından sorumlu olması gerektiğinde agresif biçimde ısrar eden bir göçmen karşıtına güzel bir yanıt verdi.

Gysi'nin cevabının özü şuydu: Eğer Üçüncü Dünya yoksulluğunun sorumluğunu almaz (ve buna göre hareket etmezsek), onlar buraya, bize gelecekler… (tam olarak göçmen karşıtının vahşice itiraz ettiği gibi).

Bu cevap, alaycı ve etik dışı görünebilir ama soyut hümaniteryenlikten çok daha uygundur. Hümaniteryen yaklaşım; cömertlik ve suçluluk duygularımıza hitap eder: “Kalbimizi onlara açmalıyız çünkü onların acılarının nihai nedeni Avrupa ırkçılığı ve sömürgeciliğidir." Bu yaklaşım genellikle Avrupa'nın ekonomik olarak genişlemeye devam etmek için göçmenlere ihtiyaç duyduğu, çünkü doğum oranlarının düştüğü ve canlılığını kaybettiği gibi garip düşüncelerle birleştirilir. (Sağcıların tipik "canlılık" motifini Solcuların sahiplendiğini duymak biraz tuhaf). Bu yaklaşımın gizli dayanağı açıktır: Çok ihtiyacımız olan radikal değişimden kaçınmak ve liberal kapitalist düzenimizi korumak için göçmenlere çaresizce kucak açalım. Gysi'nin söz konusu ifadesini besleyen mantıksa bunun tam tersidir: Sadece radikal bir sosyo-ekonomik değişim kimliğimizi ve yaşam tarzımızı tam anlamıyla muhafaza edebilir.

TOPLUMSAL ARAFTA KALDILAR

Bu “Küresel Solculuğun” semptomlarından biri, “yaşam tarzımız” ve kültürel farklılıklar üzerine konuşmayı tepkisel olarak anında reddetmesi, Huntingtonvari bir duruş, küresel kapitalizm içinde hepimizin temel kimliğini maskelemesi (daha doğrusu tesviye etmesi) ve hepimizden göçmenlerin öznel kültürel kimliklerine saygı duymamızı, yani kendi standartlarımızı onlara dayatmamamızı talep etmesidir.

Bizim yaşam biçimimizle onların yaşam biçiminin ("bizimki" hegemonik olduğu için) simetrik olmaması, geçerli bir noktaya işaret etse de sorunun merkezini (kurtuluş mücadelesinin evrensellik durumunu) gözardı ediyor. Mültecinin, eğer İncil'deki tanıma sıkı sıkıya bağlı kalırsak, bir anlamda "komşu" kavramının mükemmel bir karşılığı olduğu yani çıplak varlığına indirgenmiş Öteki olduğu doğrudur. Mülkiyeti, evi ve toplumda tanımlanmış bir yeri olmayan mülteciler toplumsal yapıdaki bize her zaman fazla yakın bir leke gibidir.

Toplumumuzda istikrarlı bir yere sahip olmadıklarından, insan olmanın evrenselliğini temsil ediyorlar; onlarla ilişki kurma biçimimiz, insanlıkla ilişki kurma biçimimizi gösteriyor. Onlar sadece bizden farklı değil (hepimiz diğer gruplardan farklıyız), bir anlamda Farklılığın kendisidir. Ancak hakkını veren bir Hegelci yaklaşımla, evrensellik ve tikellik burada kesişiyor: Mülteciler buraya gelirken sadece maddi açıdan çıplaklar ve kültürel kimliklerine daha fazla kenetlenmeleri de bu yüzden. Evrensel ve köksüz olarak algılanırlar ama aynı zamanda kendi kimliklerinde sıkışmışlardır.

Yalnızca bu bile, Alain Badiou ve diğerlerinin göçmenleri günümüz proleterlerinin, “göçebe proleterlerin” örnek figürü olarak gösterme çabalarına rağmen, neden proleter olmadığını açıkça gösterir. Proleterleri proleter yapan şey, sömürüldükleri gerçeğidir: Sadece değersiz görülmekle kalmayan, işe yaramaz, küresel kapitalizmin artıkları, yani "çöp" gibi görülen mültecilerin aksine, sermayenin değerlenmesinde kilit konumdadırlar, emekleri artı-değer yaratır.

Solcular ve kapitalistler, yeni göçmen dalgasının 1960'larda Almanya'da ve sonra Fransa'da olduğu gibi kapitalist düzeneğe entegre olacağını hayal ediyor çünkü “Avrupa'nın göçmenlere ihtiyacı var." Ama bu sefer işler öyle gitmiyor; Göçmenler entegre olamıyor ve büyük bölümü yabancı kalıyor. Bu gerçek, göçmenler ve mültecilerin durumunu çok daha trajik hale getiriyor; fundamentalizmin sahte bir kaçış sunduğu bir çıkmazda, bir tür toplumsal arafta sıkışıp kalmış durumdalar.

Küresel sermayenin dolaşımında olduğu gibi, mülteciler de artı-değerin aynadaki görüntüsü, bir artı-insanlık haline getirilir ve hiçbir insani yardım ve açıklık bu gerilimi çözemez; sadece tüm uluslararası yapının yeniden yapılandırılması çözüm olabilir.

Buna verilebilecek klasik sol-liberal cevap şudur: "Peki ya 'Göçmenlerin kendi ülkelerini, oradan ayrılma nedenlerini ortadan kaldıracak şekilde düzeltmeye çalışalım' yaklaşımı ne olacak? Bu sadece mültecilerin bize gelmesini önlemek için kurnazca bir bahane değil mi?” Bunun cevabı net: Tam aksine, burada mültecilere “kalplerimizi açmak”, onları yaratan küresel koşulları değiştirmek için hiçbir şey yapmamanın (çok da) ince (olmayan) bir yoludur… Yani çözüm şundan ibaret: Ne yaptıklarına bakın, onu gerçekten yapıyorlar mı?

 

ETİKETLER

Editörün Seçimi