İran ebediyen değişirken Batı kendi aldatmacalarını görmezden geliyor

Meşhur bir alıntıda Churchill, Stalin'e “Savaşta, gerçek o kadar değerlidir ki, her zaman yalanların refakatinde tutulmalıdır” demişti. Bunu 30 Kasım 1943'te, tesadüf eseri 69. doğum gününde, Sovyet liderini D-Day'in planlama aşamasındaki aldatmacanın önemiyle etkilemek amacıyla söylemişti. Gerçekten de Müttefikler, Almanlar'ı kandırmayı başarmıştı, Wehrmacht (Nazi Almanyası'nda Alman ordusu -ç.n.) komutanları çıkarmaların Normandiya sahillerinde değil, kuzey Fransa'da yapılacağına inanıyordu.

Ama gerçeğin ve yalanların anlamı, hatta "savaş zamanı" kelimesinin ta kendisi, Ortadoğu'nun yakın tarihinde mealen ve kullanım olarak o kadar değişti ki bugün Churchill'in alıntısını kullanmak neredeyse imkansız. Bu ay fırlattıkları uçaksavar füzesi Ukrayna Havayolları'nın 752 sefer sayılı uçuşunu imha ettiğinde, İran'ın ilk yalanı (uçağın düşüşünün motor arızası kaynaklı olduğuna dair) gerçeğe "refakat" etmek için değil, İran rejimini halkın doğruyu öğrenmesi durumunda suçlamalardan korumak için sarfedilmişti.

Ki halk, elbette, çabucak öğrendi.

Bir zamanlar bu tip devasa bir yalanı kaçıp ardınızda bırakabilirdiniz. Teknoloji öncesi bir çağda neredeyse tüm felaketlerin üstü örtülebilirdi (“sır perdesi korunan” felaketlerden hala bahsediyoruz) ne var ki telefon kameraları, füze izleme sistemleri, uzun menzilli radar ve uydular yalanları hızla gün yüzüne çıkarıyor. Yaklaşık altı yıl önce Malezya Havayolları'nın MH370 uçuşunun düşüşü aklıma gelen tek istisna.

Doğru, 2011'de Mübarek gerçekten de fi tarihinden kalma bir çabayla, Kahire'deki televizyon merkezinin etrafını tanklarla sarıp yakıtını cep telefonu mesajlarıyla alan bir devrimi durdurmaya çalışmıştı. Ama İran Devrim Muhafızları ve İran ordusu o kadar bilgisayar meraklısı ki Ukrayna uçağına ne yaptıklarını yanlış anlamış olmaları pek olası değil. Rejim tarafından hala pazarlanan “iletişim” sorunlarının olduğu (hem de üç günden uzun süren sorunlar, Tanrı aşkına) fikriyse saçmalıktan ibaret.

Gerçekte neler olduğu hakkında benim tahminim, hem Başkan Hasan Ruhani ve hem de Ayetullah Ali Hamaney'in bir saat için de neler olduğunu öğrenmiş olduğu, ama adında dahi "İslam" unvanı geçen bir ulus ve onun hem Allah korkusu olan hem de kusursuz diye tanıtılan yozlaşmış ama sözde saygıdeğer Devrim Muhafızları olarak en basit haliyle nasıl karşılık vereceklerini bilemedikleri karşısında dehşete kapıldıkları yönünde. "Hakikat"le karşılaşmışlardı. Bu yüzden de yalan söylediler. Böylece İran'ın imajını taşıması beklenen lekesiz teolojinin ta kendisi, hata ve sonra da sahtekarlık yüzünden paramparça oldu.

İranlıların sokaklara dönmesine şaşmamalı.

İran bir hata yapmıştı, ama trajik bir hatayı sonradan itiraf edilen bariz bir yalanla katmerlemek İlk Günah'a yakındır. Trump müritlerinin ve alışılmış ABD “uzmanlarının" öne sürdüğünün aksine, halk rejimi devirmek üzere değil. Ancak İran sonsuza dek değişti.

Dini liderleri artık kutsal yanılmazlık iddiasında bulunamaz. Ukraynalı bir uçakta çoğu İranlı masumları öldürmek konusunda yalan söyleyebiliyorlarsa, içtihatları da elbette aynı derecede kusurlu olabilir. Sadık takipçilerinden itaat talep edenler, destekçilerinin gelecekteki açıklamalarını (Trump yahut Allah hakkında) aynı kutsal güvenle kabul etmesini bekleyemez. Kendilerini İslam için potansiyel şehitler diye tanıtan Devrim Muhafızları, uzun bir süre boyunca Füzeyi Ateşleyen Adamlar olarak bilinecek.

Ama şimdi Batı'da kendi sahtekarlığımıza ve bundan yakalanmaya ne kadar alışkın olduğumuzu, öyle ki “yalan” kelimesi karşısında dahi şaşırmadığımızı, hatırlayalım. Açık bir soru sorayım: Trump'ın etrafında uçuşan sinekler dışında, Kasım Süleymani'nin dört ABD büyükelçiliğine (veya beş, altı veya her neyse) saldırma veya havaya uçurma planlarıyla ilgili “istihbarat” bilgisine gerçekten inanan biri var mı?

Belki de gerçektir. Belki de değildir. Ancak ABD Savunma Bakanı Mark Esper ve kankalarının çalakalem cevapları göz önüne alındığında, tüm bunların bir Trump dalaveresi olduğuna, biraz Hollywood, dumanlı bir kafa ve sabah erken saatlerde atılan bir tweetin karışımı olduğuna bahse girerim. Doğru olup olmadığını kim takar? Süleymani kötü bir adamdı. Batı'da katledilmesi karşısında (en azından bugünlük bir kereliğine bu kelimeyi kullanalım) gerçekten de üzülen biri varsa elini kaldırabilir mi? Boris Johnson bile Süleymani'nin vefatının yasını tutmayacağını söyledi, gerçi kimse ondan böyle bir şey istememişti zaten. Amerika ya da İsrail, ya da her ikisi de, Lübnanlı Hizbullah lideri Seyid Hasan Nasrallah'a suikast düzenlese yine aynısını söylerdi (ve muhtemelen aynısını söyleyecek).

Asıl mesele, yalanlara öylesine alıştık ki, Brexit'te, Ortadoğu'da, nerede isterseniz, umursamıyoruz bile.

Kitle imha silahları bahanesiyle savaşa gidebiliyorsak, 45 dakikalık müddetler veriyor, Irak'a demokrasi ve yarım milyon, belki bir milyon, belki de çeyrek milyon ölü (dünyanın bu kısmındaki ölülerin ruhlarıyla nasıl oynayabildiğimizi görüyor musunuz?) vaat edebiliyorsak, biz hakikati yalanların koruması altında tutmaya çalışmıyoruz: Kendimizi yalanlardan koruyacak basit bir hakikatin arayışındayız. Kasım Süleymani'nin olmadığı bir dünya daha iyi değil mi? Saddam olmadan dünya daha iyi değil mi?
Ama bu sadece bir noktaya kadar işler. Boris Johnson'ın İran'la "yeni" bir nükleer anlaşma yapılması konusunda sarfettiği bulamaçın Trump'a verilmiş bir sus payından başka bir şey olduğunu gerçekten düşünen var mı? Bir anlaşma vardı ve teoride, İranlıların bize hatırlatmaya devam ettiği gibi, hala var. Ve İranlılar ona geri dönmeye hazırlar. Ya da, dedikleri gibi, artık bunu hatırlamamız gerekiyor.

Ve barizdir ki, Amerikalılar önümüzdeki günler, haftalar ve aylarda acı çekecek. Irak çölündeki bu üsler vakti zamanında Donald Rumsfeld'in taktığı isme, “nilüfer yapraklarına" günden güne daha az benziyor ve gitgide potansiyel ölüm tuzaklarına dönüşüyor.

Garip olan şeyse, Amerikalılar 2003 işgalini takiben işgal birliklerine yapılan gerilla saldırılarının arkasında ilk olarak İran'ın olduğunu iddia ettiğinde, Iraklılar bunun doğru olmadığını biliyordu. Irak'ın ta kendisi, hepsi Saddam'ın eski ve terk edilmiş ordusundan taze bırakılan, silah ve çok yetenekli silah uzmanlarıyla kaplıydı, onlara zaten bildiklerini öğretmek için Süleymani ve yancılarına gerek yoktu.

Süleymani'nin teşvik ettiğinden kimse şüphe etmemeli ama Irak direnişinin aktif yöneticisi olduğunu iddia etmek, ki suikastine gösterilen gerekçelerden biriydi, saçmalıktı. İronik olansa, ABD ilk başta Irak'taki askerlerine yapılan saldırının ardında İranlıların olduğunu iddia etmiş olsa da, durum muhtemelen farklıydı. Şimdi Amerikalılar Devrim Muhafızları'nın Kudüs Ordusu komutanını öldürdü ve İranlılar gerçekten de Amerikan üslerine yönelik saldırıların arkasındalar. Hatta bunu açık açık söylediler; Ukrayna yolcu uçağını düşürmeleri konusunda yalan söylemiş olsalar da sarf edilmiş kayda değer bir hakikat.

ETİKETLER

Editörün Seçimi