Komplo teorileri, ahmaklık ve düşünceden nefret…

Ücretli izin ve infazda adalet! Ücretli izin ve infazda adalet! Ücretli izin ve infazda adalet! Ücretli izin ve infazda adalet!

Aslında böyle bir virüs filan yok, kandırmaca… Bakmak lazım Yahudiler ölüyor mu mesela… Bizim genimiz sağlam, etkilenmeyiz merak etmeyin… Amerikalılar üretiyor bu virüsleri, sonra… Tabii kardeşim, boşuna mı Çin’de çıktı, ticareti şey yapıyorlar… Abi teyzemin oğlu söyledi, telefon vericilerinden… Bizim komşunun kuzeni bir hastanenin halkla ilişkilerinde, aşı bulunmuş da saklıyorlarmış… Bak tedavi yöntemini ecnebiler bulmazsa ne olayım, safız biz saf… 5G neden olmuş diyor eniştem… Uzaylılar yaymış… Yok lan ne uzaylısı, arkasından yine İngilizler çıkmazsa adam değilim… Mutasyon filan diyorlar ama hâşâ, ne mutasyonu… Küresel baronların nüfus politikası diyor bacanak… Bacanağın Sirkeci’de ciğer lokantası var, turist filan, her şeyi birinci ağızdan duyuyor… Yine aşıya muhtaç edecekler insanları… Aşı işinde büyük servet dönüyor… Yemezler hacı…

Kuşkusuz komplo teorileri her yerde popüler, Türkiye’ye özgü değil. Büyük kalabalıkları belli gelir aralığında ve yoksunluklar içinde mutlu mesut yaşadıklarına inandırmanın en elverişli araçlarından biri. Konforlu, huzur veren yöntemlerden.

Yine de bir ölçü meselesi kuşkusuz. Memleketimizde hastalık düzeyine varmış komploculuk, diyelim ki demokratik bir ülkede pek kimseye zararı dokunmayabilecek ‘kararında’ komploculuktan başka bir şeylere hizmet ediyor.

Komplo teorilerine iman etmek ile düşünce önündeki engeller ve ‘düşünce suçu’ ya da ‘siyasal suçlar’ olarak bilinen saçmalık arasındaki ilişkiyi görmek gerekli. Şu günlerde çokça konuşmak zorunda kaldığımız fiiller.

Türkiye, -bininci kez söylenecek olsa da- milli eğitim sistemini ‘düşündürmemek’, ‘sorgulamamak’ üzerine inşa etmiş bir ülke. Ezelden beri böyle, bugünün sorunu değil. Hiçbir tarihsel günahıyla hesaplaşmamanın başlıca yolu, yöntemi bu. Hesaplaşmak, hatta (bambaşka bir durum olsa da) dindar kesimin terminolojisiyle ‘helalleşmek’ için, öncelikle ortada hesabı verilmesi gereken bazı eylemlerin olduğunu kabul etmek gerekir.

Bu eylemlerin müsebbibi yurttaştan çok devlettir çoğu zaman. Payı olan insanlar, teşvik edildikleri, fırsat buldukları, menfaat gördükleri için pay sahibi oluvermiştir.

Nasıl ki bizler, sıradan insanlar, konuşulmasını istemediğiniz bir ayıbımızın öncelikle duyulmamasını istersek… Aynı davranış devletler açısından da geçerli. Hal böyleyken kuşkusuz en tehlikelisi, sorgulayan, kafası karışık, canını sıkmayı göze almış, rahatını kaçıran ve diğerlerinin de kaçmasını talep eden yurttaş tipi.

Özen ve ciddiyetle oluşturulmuş farklı görüşlerden haberdar olup gelişmeleri ‘kahramanlık’ ve ‘ihanet’ dışında başkaca kavramlarla da ele alabilmek, makbul davranış kabul edilmez genellikle. Dünyayı ve ülkeyi kişisel ve toplumsal rahatlık sağlayan ‘genel kabullerle’ yorumlamak avantaj sağlar. 

Ve yaygın komplo teorileri bir kez genel kabul olunca… Önünde okuyacak mebzul miktar kaynak, bilgiye ulaşma imkânı varken ve eski zamanlardan farklı olarak ‘bir tıkla’ tümüne ulaşmak mümkünken; telefon iletişim grubundaki muhasebeci arkadaşın, örneğin bir salgın hastalık konusundaki keskin yorumlarını ciddiye alarak dolaşıma sokmak, ancak söz konusu konfor arayışıyla açıklanabilir!

Komplo teorisi sevenler için bir salgın durumunda pozitif bilim yok, karanlık dehlizlerde kimyasal silah yapan gaddar batılı var. Toplumsal olayların ve anlaşmazlıkların tarihsel nedenleri yok, insanları tahrik eden yabancı vakıflar, kişiler ve yerli işbirlikçileri var. İklim krizi yok, bizdeki bor madenini kıskanan ve rüzgâr enerjisi pazarlayan çok uluslu şirketler var. Uluslararası ilişkiler yok, dört tarafımız düşmanla çevrili. Kapitalizm yok, ama her nasılsa emperyalizm var. Sömürü yok, masum işçi ve köylüyü tahrik eden dış mihraklar var…

Ezcümle, insan aklını fikrini ve sabrını hakikaten çok zorlayan komplo severlik, sevenlerini ‘düşünme, bilme, sorgulama’ zahmetinden kurtarma niteliğine sahip. Yargıya varmayı kolaylaştıran, hemen hiçbir şey bilinmeyen bir durum karşısında, her şeyi bir çırpıda çözmeyi ve aynı zamanda bir sohbete katılmayı, sosyalleşmeyi, ciddiye alınma ihtimalini mümkün kılan bir olgu, araç. Bu yanıyla kuşkusuz büyüleyici. Ve tabii uçucu. Bir saat sonra, bir diğer komplo teorisini ciddiye alıp öncekini hemen unutmanın önünde engel yok. Hesap soracak olan da! 

Bilgi ve düşünceyi değersizleştiren bu iklimin ve ürünü olan kültürel-siyasal birikimin sonuçlarından biri de, muhalif düşünceleri ifade edenlere yönelik akıl almaz suçlamalar ve mahkeme kararları karşısındaki ‘genel’ kayıtsızlık. Hatta, düşünme eyleminden hazzetmemek.

Muhtelif salgın hastalıkların ABD’deki Musevilerin ‘oyunu’ olduğunu düşünen birinin, bir insanın yazdığı yazıyla, yaptığı haberle ya da bir basın açıklamasında dile getirdikleriyle terörist olabileceği (terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt üyesi olarak…!!!) iddiasını kabullenmesi kolaylıkla mümkün oluyor. Birbirine çok yakın düşünme biçimleri bunlar.

Virüsü laboratuvarda üretip Çin’in bir bölgesine salmışlar… Bir yazar subliminal mesaj yoluyla darbe… İki yargıyı da makul kabul etmek, sağlıklı kanaat oluşturmak için gerekli hasletlere sahip olmamakla mümkün. Ve ikisi de, düzgün muhakemenin sonucu olan düşünceden ölesiye korkan muktedirlerin çok ama çok hoşlanacağı türden yargılar.

Sınırları uluslararası hukukça, sözleşmelerle belirlenmiş düşünce ve ifade özgürlüğünü, söz konusu makul sınırlar ‘dışında’ dizginlemeye çalışmak, olsa olsa karnından konuşan ve korkuyla yaşayan sahtekâr bir toplum ortalaması yaratır. Düşüncelerini dile getirmekten çekinen bir insan kadar alçalmaya müsait biri var mıdır? Bireysel korkuların varacağı yer, riyakâr ve tehlikeli insan kalabalığıdır.

Şiddete, savaşa, ırkçılığa vb. davet etmeyen, bu suçlara doğrudan ilişkisi kurulamayacak düşünce, yasaklanamaz ve tehdit kabul edilemez. Hukuka aykırılığı bir yana, saçmadır. İnsan, saçma sapan yaptırımlar uygulandığında da düşünmeyi sürdürür. Korksa da, cezalandırılsa da düşünme faaliyeti devam eder. Herhangi bir TCK ya da TMK hükmüyle zihinsel faaliyeti engellemek mümkün mü? Tarih boyunca hiç olmadı, bundan böyle de olmayacak. 

Şiddetle bağı olmayan düşünceden suç yaratılması, konjonktürel intikam duygularını tatmin etmek dışında işlev görmez. Bir günün düşünce suçlusu, başka bir günün kahramanıdır. Bir ülkede 25 yıl cezaevinde tutulan insan, günü gelir ırkçılık karşıtlığının sembolü devlet başkanı olur ve tüm dünyanın saygısını kazanır, başkentlere heykeli dikilir. Bir başka ülkede şiir okuduğu için ifade hürriyeti ihlal edilip cezaevine gönderilen siyasetçi, “Muhtar bile olamaz” diyenlere inat cumhurbaşkanı seçilir.

Hal böyleyken, AİHM tarafından da mahkûm edilmiş çok tartışmalı yasa hükümlerine ve ileri derecede bağımsız yargının yorumuna bakıp şiddetle bağı olmayan ‘düşünceyi’ mahkûmiyette ısrar etmek, her zaman olduğu gibi, bir süre sonra ısrar edenleri mahcup edecek. Her zaman olduğu gibi.

Salgın hastalık sırasında yazarları, gazetecileri cezaevine kapatmak, ipe sapa gelmeyecekleri bırakırken onları tutmaktaki izan dışı ısrar. Bir kadının yüzüne asit atan ya da bir çocuğu taciz eden herif serbest kalacakken, siyasetçileri ve yazarları cezaevlerindeki salgın riskiyle baş başa bırakmak… 

Bir süredir kampanya yapılıyor infazda ‘adalet’, ‘eşitlik’ için. Hiç olmaması gereken mahkûmiyetlerin infazından söz ediyoruz. Hiç olmaması gereken mahkûmiyetler.

Ne yazık ki kamuoyu genelinin pek umursadığını sanmıyorum söz konusu talebi. ‘Düşünce’ ve ‘suç’ sözcüklerinin yan yana getiriliyor oluşuyla meşgul olmuyor büyük çoğunluk. Düşünmek ve haliyle ‘düşünce özgürlüğü’ Türkiye halkının ihtiyaç listesinde çok sonlarda ne yazık ki. İnsanlar ekmek derdinde ve o derde ‘özgürlük’ olmadan çare bulunamayacağı anlatılamadı şu ana dek. 

Gündemdeki teklifi (çok büyük olasılıkla) kabul edecek olan iktidar bloku ise nicedir kendi milletini seçmiş durumda. Muhalefet “Allah bir” dese karşı çıkıyorlar. Daha dün, ‘sağlıkta şiddet yasasına’ dair öneriyi reddettiler. Şu koşullarda. Şu koşullarda. Şu koşullarda.

Üstelik itirazı yöneltenlerin infazda eşitlik talep ettikleri mahkûmlar ‘solun’ farklı renklerinden. Haliyle iktidarın ‘muteber halk’ tanımı içinde dahi değiller. Sağ görüşlüler de ‘düşünce suçlusu’ olmuyor genellikle!

Dolayısıyla, yanılmayı dilemekle birlikte umutlu olamıyorum infazda adaletin sağlanacağı konusunda. Başka pek çok hayati konuda olamadığım gibi.

Türkiye vasatının ‘düşünce ve ifade’ özgürlükleri konusunda ciddiye alınabilir bir kaygısı yok. Hiç olmadı. Kendisiyle ve kendi dışındaki evrenle kurduğu sağlıksız ilişki nedeniyle olsa gerek, düşünce ve ifade hiçbir zaman öncelikli değer kabul edilmedi. Özgürlük, bir azınlığın, sürekli sorun çıkardığı varsayılan ve düşmanlık beslenen bir azınlığın, şımarıkça kaygısı olarak düşünüldü.

Bir yandan bilmediğimiz konularda komplo teorilerine sığınıp, diğer yandan açıkça söyleyemediklerimizi fısıldayarak, dedikodusunu yaparak, karnımızdan konuşmayı hiç sorun etmeyerek… Samimiyetsizliğimizle barışık… Yaşıyoruz işte.

 Bu yazı Diken’den alınmıştır.

ETİKETLER

Tümü Murat Sevinç - Diğer Yazıları

Komplo teorileri, ahmaklık ve düşünceden nefret… 08.04.2020

Editörün Seçimi