MİZGİN TABU


TÜKENMEZ HABER- Meşhur Agora Meyhanesi şarkısını bilmeyen yok. O şarkıya (daha doğrusu şiire) hem ilham hem ismini veren Agora Meyhanesi’ni de öyle. Agora Meyhanesi hakkında çok haber yazıldı, çok şey söylendi.

1890 yılında Balat’ta kurulan tarihi Agora Meyhanesi, 1959’da yazılan Agora Meyhanesi’nin şiiri ve bir zamanlar meyhanede kalfalık yapan çocuğun hikâyesi…

Bir zamanlar o meyhanede kalfalık yapan dünün çocuğunun bugün orayı çekip çeviren kişi olması…

Ve daha fazlasını Agora Meyhanesi’nin sahibi gazeteci Ersin Kalkan ile konuştuk.

‘Agoranın’ dününü, bugünü ile harman ederek.

Tabii Agora’nın edebiyattaki yerini ve mazisini de.

BALAT ÇARŞISINDAN İSTANBUL’A UZANAN BİR HİKAYE

1890’da Rum bir kaptan olan Asteri, Balat çarşısında bir meyhane açar.

Meyhanesine de Rumca “meydan” anlamına gelen “Agora” adını koyar.

Meyhane, masa yerine kullanılan dev fıçıları ve ucuz şaraplarıyla kısa zamanda ün yapar.

Ama meyhanenin adının duyulmasına ve ününün artmasına neden olan olay, yıllar sonra İzmir’de yaşanan buruk bir aşk hikâyesi için yazılan bir şiir olur.

Şiiri yazan o zamanlar henüz 19 yaşında olan, genç bir tıp fakültesi öğrencisi Onur Şenli’dir.

Umutsuz aşklara tercüman olan şiir ve asırlık öyküsü ile ilgili meyhanenin bugünkü sahibi Ersin Kalkan hikayenin ardına baktık.

Kalkan sadece bir işletmeci değil, aynı zamanda gazeteci.

Bu meyhanenin dünden bugüne öyküsüne tanıklık eden kişilerden biri.

“Agora meyhanesini bir kişi olarak düşünürsek,  iç içe geçmiştir ikimizin hayatı, Agora meyhanesinin hikâyesinden başlayayım çünkü o benden daha yaşlı önce onu anlatayım” diyor Kalkan.

Sonra başlıyor öyküyü anlatmaya:

“Mekân insandan daha fazla kalıcı, insan gelip geçici, mekân hancı, insan yolcu öyle düşünelim. Agora meyhanesinin hikâyesi 1880’de başlıyor. O devirlerde bir kaptan var. Marmara adalı kaptan ticaretle uğraşıyor. Gemicilik yapıyor. O vakitler mal getirdiği zaman burada akrabaları var, birkaç gün burada kalıyor. Mal indirilip bindirilirken birkaç gün istirahat ediyor. Bir bahar gününde, güvertede malların indirilmesine nezaret ederken hemen yanında şehir hatları yolcu iskelesi var. Gemiden bir kız iniyor. Çok güzel bir kız,  adam da yakışıklı genç bir kaptan, bir müddet bakışıyorlar. Ondan sonra usulca güverteden inen kızı çarşı içinde takip etmeye başlar. Kız da arada bir durup dönüp bakıyor gülümsüyor. Mesajlar alınıp veriliyor. Kaptanın burada manifaturacı bir akrabası var. Akrabasına gidiyor. ‘Kim bu kız?’ diye soruyor. Akrabası, çok zengin bir bankerin yegâne evladıdır der. Niye sordun, güzel kız değil mi? ‘Evet’ der kaptan. Akrabası hovarda kaptan, ‘Sen ilk defa birini soruyorsun, bir mektup versem ona iletir misin?’ ‘Ben senin postacın değilim’ diyor. (…) Kızla 6 ay mektuplaştıktan sonra yüz yüze görüşmeye başlıyorlar. Bir müddet kaptan buraya gelip gittikten sonra kaptan kıza ‘Evlen benimle’ der, kız da ‘Evlenmem seninle, kaptanın parası puldur karısı duldur, karaya demir atarsan ancak seninle evlenirim’. Kaptan ise ‘Kendimizi bildik bileli denizcilikle uğraşırız, ben başka iş bilmem’ der.”

Hikayeye göre görünen o ki; karaya adım atmadan evlilik mümkün olmaz.

Bu ısrarın Agora Meyhanesi’nin temellerini atacağını anlatıyor Ersin Kalkan:

“Kızın babası zengin bir banker. ‘Babam sana sermayesinin bir kısmını versin bir iş kur’ diyor. Kaptan ise ‘Bunu duymamış olayım’ diye yanıt veriyor. ‘Bizim kalyonlarımız, bağlarımız, bahçelerimiz var. O bahçelerde meyveler yetişir, üzümler yetişir, şarap yaparız. Ve dünyanın her yerine satarız şarapları, çok güzel şaraplardır’ diye düşünüyor Kaptan Asteri.  Aklına  ‘Neden bir meyhane açmayayım ki?’ sorusu geliyor. Bugünkü arazi alınıyor. 1890’da Agora Meyhanesi açılıyor. Meyhane çocuktan toruna devroluyor. Kaptan Asteri tarafından 1890’da kurulur sonra oğlu Stelyo, ardından da torunu Hristo Dulidis işletiyor. Meyhanenin kuruluş hikayesi bu şekilde.”

‘ORASI BİR MEYHANE DEĞİL, ORASI BİR OKUL, ORAYA ŞAİRLER, YAZARLAR, GAZELHANLAR GELİR’

- Peki siz Agora ile nasıl tanıştınız, çıraklıktan bugüne nasıl geldiniz?

“Benim Agora Meyhanesiyle tanışma hikâyem ise Hristo Bey döneminde başlar. Hristo beyin eşi Madam Evgenia Dulidis bizim komşularımızdı onları çok seviyordum. Onlarda beni çok severlerdi. Onların çocukları yoktu. Çocukları yerine koyarlardı. Annemle arkadaşlar, anneme takılırdı, sat şu çocuğu bana ağırlığınca altın vereyim sana derdi. Annem de derdi, bunu poyrazlı havalarda dışarı çıkartmıyorum uçup gidecek. Bari şişmanlatayım da öyle satayım para etsin derdi. Öyle takılırdılar birbirine. Ben çocukken annem Almanya’ya işçi olarak gitmek zorunda kaldı. 2 buçuk sene boyunca madam Evgenia bana ve kız kardeşlerime baktı. Çok iyi bir insandı. Hem okur hem bir terzinin yanında çıraklık yapıyordum. Bir gün Hristo beyle karşılaştım kaç para alıyorsun dedi. 5 lira alıyorum. Gel ben sana 20 lira vereyim dedi. Transfer edeyim seni, ustama sorayım o izin verirse gelirim dedim. Aferin sana dedi. Gittim ustama sordum. Ustam da git oraya, orası meyhane değil, orası bir okul, oraya şairler, yazarlar, gazelhanlar gelir. Çok insanla tanışırsın. Git oraya başla dedi. Hristo’da çok merhametli iyi birisiydi. Gelirdim buralar temizler toparlardım. Bir nevi himayesi altına aldı evladı gibi, aradan seneler geçti ben burada ortaokul ve liseyi çalışarak okudum. Meyhane de Şair Cemal Süreya ile tanıştım. O zamanlar Aydınlık Gazetesinde kültür sayfasına bakıyordu. Cemal Süreya’nın yanında asistan olarak işe başladım. Hristo beyin izniyle ayrıldım. Oda çok istedi Cemal Süreya’nın yanına gitmemi, Hristo bey ve madam Evgenia ile sürekli görüştüm.”

‘SEMBOLİK BİR FİYATLA BANA SATTI’

-Agora Meyhanesi’nin adı, kültürü, dünden bugüne uzanan hikayesi kaybolmasın diye mi bugün siz işletiyorsunuz burayı?

“Hristo Bey 2000 yılında, bir gece bizim evde oturuyoruz, dedi ki Ersin oğlum satacağım ben Agora’yı, bir işletmecisi vardı iyi bir insandı ama burayı felaket hala getirmişti. Ben dedim ki satsanız iyi olur. İyi bir adamın eline düşerse güzel olur. Satacağım adamı da buldum dedi. Kim dedim? Sana satacağım dedi. Dedim ki ben meyhaneci değil gazeteciyim. Seninle gurur duyuyoruz. Çok güzel şeyler yapıyorsun. Ama ismimizi başka kimse devam ettiremez. Kaybolur giderim hiç olmamış gibi, sen hiç olmazsa bir resmimizi koyarsın. İsmimizi yad edersin arada bir. Gazetecisin yazarsın. Söz uçar yazı kalır. Kuşaktan kuşağa ismimiz devam eder. Yoksa sadece eskimiş tapu kayıtlarında ismimiz kalır. Orada küflenir tozların arasında tamamen gömülür gideriz dedi. Ben 6 ay kadar direndim. Baktım ki kurtuluş yok. Sembolik bir fiyatla burayı bana sattı. O fiyatla kapısını alamazsınız.”

-Peki ya Agora Meyhanesi şiirini yazan Doktor Onur Şenli? Onunla ortak noktanız ne? Agora dışında?

 “Şair Yazar, Doktor Onur Şenli ile 1983’te tanıştım. Kendisiyle ölene kadarda dosttuk. Onu kaybettik. Agora Meyhanesi şiiri, Türk şiirinde tezatları içinde en çok tezatları barındıran şiir olarak geçer. O şiir çok önemlidir. Şairin el yazısıyla yazılmış duvarda asılıdır. Onur Şenli, tıp fakültesinde okuduğu sırada bir kıza âşık oluyor. Kız sebepsiz bir yere ansızın onu terk eder. Genç yıkılır mektuplar yazar, kapıya gider kapı duvar hiçbir cevap alamaz.”

Ersin Kalkan, şiirin yaratıcısı Onur Şenli’nin Özdemir Asaf hayranı olduğunu söylüyor.

Hatta bir bakıma Asaf, farkında olmadan şiirin ismini onun için tarif bile etmiş yıllar önce bir edebiyat dergisine verdiği röportajda:

Genç öğrenci Onur Şenli, Şair Özdemir Asaf hayranıdır. Yağmurlu bir sonbahar gününün de bir edebiyat dergisinde Özdemir Asaf ile yapılan bir söyleşiyi okur. Derginin muhabiri, nerede yazarsınız şiirlerinizi? İstanbul’un nerelerini seversiniz? Sorularına Özdemir Asaf’ın cevabı “Balat’ta çarşının ortasında Agora Meyhanesi diye bir yer var. Tam camın önünde otururum. Mevsimler gelir geçer, tekelde çalışan kadın işçiler, tersane işçileri, kaptanlar geçer. Onların bir kısmı, Rum, Arnavut, Yahudiler her birinde ayrı bir hikaye, hiç konuşmadan onları dinlerim.” Kalkan, Genç şair kapatır dergiyi, İzmir’de Agora semti diye bir yer var. Agora Meyhanesini arar. Fakat dergide bahsedilen meyhaneyi bulamaz. En sonunda küçük bir tekel bayi bulur. Arkasında sundurması olan bir tekel bayi, haşlanmış patates, haşlanmış yumurta, peynir ve kavun verirdiler. Oradan insanlar tek tek içerler giderlerdi. Öyle bir yere giriyor sonra yağmur şiddetleniyor. Sırılsıklam çok sarhoş bir şekilde eve geliyor son bir mektup yazayım bu kıza diyor. Oturup yazmaya başlıyor. Sabaha karşı bitiriyor mektubu sonra bakıyor ki mektup mektup olmamış mektup şiir olmuş. Neyse bir kopyasını kıza gönderiyor, diğer kopyasını da daktilo ediyor. Bir edebiyat dergisinde yayınlanıyor. Şairin ve şirin hikayesi de budur.

ETİKETLER


Editörün Seçimi