Erdal İMREK


TÜKENMEZ HABER - Uzunca bir süredir toplumun ‘farklı düşünen’ kesimlerinin neredeyse hiçbir konuda bir araya gelememesi bir yana kutuplaşmaların da kendini alabildiğine hissettirmesi önemli tartışma konularından biri. Bu durum geçmişten bugüne genel bir sorun olsa da bu gün bu kutuplaşmanın üst boyutlarda olduğu herkesin birleştiği konulardan biri.

İdeolojik olarak, dünya görüşleri bakımından birbirleriyle zıt kutuplarda bulunan ancak geçmişte, 28 Şubat, başörtüsü eylemleri, Küçük Millet Meclisleri çalışması, Düşünce Suçuna Karşı Girişim, Birimizin Derdi Hepimizin Derdi gibi başta insan hakları ihlalleri olmak üzere birçok konuda beraber çalışmalar yürütmüş olan iki ismi bir araya getirerek hem bir araya gelmelerindeki motivasyonu, hem bugünkü kutuplaşmayı konuştuk.  

Birlikte ‘Kırmızı ile Yeşil’ kitabını da çıkaran İslamcı yazar Abdurrahman Dilipak ve sosyalist, insan hakları savunucusu Şanar Yurdatapan’la bir zamanlar nasıl olup da bir araya geldiklerini, bugün toplumsal kesimlerin birbirlerinden uzaklaşmasının nedenlerini ve kimi politik meselelere ilişkin yaklaşımlarını sorduk.

Birçok konuda ayrışan Dilipak ve Yurdatapan’ın bugün de ortaklaştıkları konu, ‘bir araya gelmenin, birlikte söz söylemenin’ toplum için hala en önemli mesele olduğu…

- Siz hem 28 Şubat’ta hem de öncesi ve sonrasında bir araya gelip insan hakları ihlalleriyle ilgili bazı çalışmalar yürüttünüz. Birlikte kitap dahi yazdınız. Kendisini sosyalist, ateist olarak tanımlayan Şanar Yurdatapan ve İslamcı yazar Abdurrahman Dilipak’ı bir araya getiren neydi?

‘FARKLILIKLARIMIZA RAĞMEN BİR ARADA YAŞAMANIN SOSYAL TESTİNİ YAPTIK’

Abdurrahman Dilipak: Aynı ülkede yaşıyoruz, aynı dünyada yaşıyoruz, ikimiz de insanız. Daha büyük bir paydaşlığa da gerek yok, bir arada yaşıyoruz. Farklılıklarımıza rağmen bir arada yaşamanın sosyal testini yaptık bir bakıma. Farklı olabiliriz ama bir arada yaşayabiliriz de. Bunun için bir araya gelmiştik. Uzun süren bir dostluğumuz oldu ve bitmedi. Ama eskisi kadar toplumun önünde değiliz. Hatırladığınız için ve bizi tekrar bir araya getirdiğiniz için size ayrıca teşekkür ederim.

‘ONA NE İŞİN VAR BU ALLAHSIZLA DERLER, BANA NE İŞİN VAR BU YOBAZLA’

Şanar Yurdatapan: İkimize de ta o zamandan beri hep iki ayrı uçtan sorulur; Ona gidip ‘ne işin var senin bu Allahsızla’ derler, bana da gelip ‘senin bu yobazla ne işin var’ derler. Aynı cevabı veriyoruz. Bizim Nevizade’de birlikte kafa çekmek gibi bir işimiz olmadığı gibi Cuma namazına birlikte gitmek diye de bir işimiz yok. Ama birlikte yapabileceğimiz o kadar önemli işler var ki. Türkiye’nin savaşa bulaşmaması için, milletvekilleri oylamaya girerken birlikte Meclis’e gittik, yan yana durduk. Bir insanla ne kadar ayrı görüşte olursanız olun mutlaka bir arada olmanız gereken bir şeyler vardır. Çünkü ortak sorunlarımız var, aynı ülkede yaşıyoruz, aynı dünyada yaşıyoruz, aynı havayı soluyoruz. Aynı dertler ikimizi birden yakıyor. Birlikte yapabileceğimiz bir sürü iş var. Şu anda ne yazık ki acısı çok çekilen kutuplaştırma, insanları birbirine düşman haline getiriyor. Sonuçta da birbirilerinin canına bile kast edebiliyorlar, o vakit demek ki buna hala ihtiyaç var.

‘ÖNEMLİ OLAN ADALETİ SAVUNABİLMEK, ZULME KARŞI ÇIKABİLMEK’

- Peki neden daha sonra sizi bir arada görmedik? Sizi o günlerde bir araya getiren sorunlar çözüldü mü?

Abdurrahman Dilipak: Sadece sorun çözmekten ibaret değil ki hayat, daha iyi bir hayat yaşamak için de her zaman birlikte yapacağımız birçok şey var. Ben Almanya’da kendisini (Şanar Yurdatapan’ı) ziyaret ediyordum. Almanya’da da ortak etkinliklerimiz vardı. Sadece başörtüsü eylemi filanla da sınırlı değildi. Sadece Müslümanların sorunları değil, Düşünce Suçuna Karşı Girişim’de herkesin, Bozlak’ın da Erdoğan’ın da imzasını attık, Erbakan’ın da. Herhangi bir ayrım gözetmedik. Hrant Dink meselesinde de Birimizin Derdi Hepimizin Derdi projesinde yine birlikte koşturduk. Burada asıl önemli olan şu; ‘Bu benim, bu senin, sen bana bu kadar yardımcı ol, ben sana o kadar yardımcı olayım’ diye pazarlıkçı bir yaklaşım yoktu. Yani bir adalet savunusunda dökülen kanlar, yenilen dayakların sayısına göre bir adalet tevzii yok. İlkemiz şu; Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana zalime karşı. Zalim bizden de olsa, mazlum karşımızda da olsa. Önemli olan adaleti savunabilmek, zulme karşı çıkabilmek,

‘İKTİDAR İLİŞKİLERİNE BAĞLI BİR KAMPLAŞMA YAŞIYORUZ’

Türkiye’nin o şartları, kendi yolumuzda devam eden mücadeleler konusunda son zamanlarda daha fazla bir araya gelebilirdik. İnsan haklarına duyarlılık konusunda iktidar ilişkilerine bağlı bir kamplaşma da yaşıyoruz. Bir cemaat sendromu da yaşandı. Toplumda bir demoralizasyon da var. Ben son zamanlarda daha az katılım, seyrelerek azalttım ama bütün Türkiye’de herkes bizim birlikte olduğumuzu, birbirimizden ayrılmadığımızı da biliyor. Bir katılım sağlamamak ayrıldığımız anlamına gelmiyor.

- Şanar Bey siz ‘kamplaşma’ya vurgu yaptınız. Artık her hangi bir konuda farklı toplumsal kesimlerin bir araya geldiğini pek göremiyoruz. Örneğin muhafazakarlarla solcuların bir araya gelme koşulları ortadan kalktı mı artık?

‘ERDOĞAN KUTUPLAŞMAYI HER DAKİKA DEVAM ETTİRİYOR’

Şanar Yurdatapan: Çok vahim bir durum. Üç tane nedeni var bence bunun; Biri Recep, ikincisi Tayyip, üçüncüsü de Erdoğan. Gerçekten de bu bir tek insan ‘ya bendensin ya düşmansın’ diyerek kutuplaşmayı her dakika, her saniye devam ettiriyor. Bir sürü kurumu benim deyimimle fethetti. Buna medyayla başladı. Kimini korkuttu, kimini satın aldırttı yandaşlarına ve şu anda Türkiye’de özgür medya, sadece bir iki tane gazete hala inatla çıkmaya devam ediyor. Onların da maddi yollarını kesmeye çalışıyorlar resmi ilanlar üzerinden. İnternette kalanlar da her an kapatılma tehlikesiyle karşı karşıyalar.

‘ADALET VE HUKUK MAHVEDİLDİ’

En vahimi ise toplumun temeli olan hukuk ve adalet mahvedildi. Hepimizin gözünün içine baka baka mahkemelere, savcılara talimat veriyor. ‘Herhalde yargı gereğini yapacaktır’ diyor. Nedir bunun Türkçesi; ‘hadi bakalım yapın.’ Bütün bunlar olunca bu kutuplaşma çok vahim durumlara geliyor. Dilipak’ın da başlangıçta aktif olarak birlikte olduğu Küçük Millet Meclisleri çalışmasında illerdeki sivil toplum temsilcileri bir araya geliyordu. Birlikte karar almak için önce diyalog lazım. Birlikte konuşamadıktan sonra ne karar çıkabilir ki. Türkiye’de bu eksildikçe onu kapatmaya çalışmıştık. 11 yıl sürdü. 11 yıl sonra artık kimse yan yana gelemez hale geldi. Çünkü başkasının da bulunduğu bir toplantıya gitmek değil onlarla bir araya gelmek bile suç teşkil etmeye başladı. Bu kutuplaşma insanları düşmanlığa kadar götürür, bir birini vurup kırmaya kadar da götürür, nitekim götürdü de. Başında Dilipak da söyledi; Sadece başörtüsü değildi ki bizim meselemiz. ‘Birimizin Derdi Hepimizin Derdi’ diye bir şey başlattık. İHD, Mazlum- Der, Mezopotamya Kültür Merkezi gibi kurumlara söyledik, aranızdan bir temsilci seçin, bir grup bir saldırıya uğradığında hepimizi onun yanına gidip ‘sen yalnız değilsin’ diyelim. Kaç defa da yaptık. İHD’ye gidiyorduk, Gündem gazetesine gidiyorduk...

'BENİM REFERANSIM İSLAM, ONUNKİ İNSAN HAKLARI'

Abdurrahman Dilipak: Ya her yere, suçlu olup olmaması değil, haksızlığa uğramış olması. Ben dini bir referansla yapıyordum, o demokratik çoğulculuk olarak yapıyordu, insan hakları adına yapıyordu. Hılfu’l Fudul; Peygamberimizin Mekke dönemindeki Erdemler İttifakı, haksızlıklara birlikte karşı koymak. Bunların sürdürülüyor olması gerekirdi.

Şanar Yurdatapan: Dilipakla dostluğum yüzünden başıma gelmeyen kalmadı, aşağılayıcı şeyler de oldu. Birisine elini uzatıyorsun adam senin elini sıkmam diyor. Niye sıkmıyormuş, onunla beraber çalıştığımız için.

- Siz de yaşadınız mı benzer şeyler?

Abdurrahman Dilipak: O kadar olmadı ama bazı şeyler oldu tabi. Biz 40 yıllık geleneğin dışında epey halt ettik. Yurt dışında yayınlanan ortak kitaplarımız oldu, Türkiye’de yayınladığımız ortak kitaplar oldu.

Şanar Yurdatapan: 3 tane kitap oldu, bir tane değil.

‘BEN NAZIM OKUDUM, ŞANAR MEHMET AKİF; GÜZEL BİR SÖZ NAZIM SÖYLEDİ DİYE KÖTÜ OLMAZ’

Abdurrahman Dilipak: Çok aykırı bir şey, bir yanda Marksist, bir yanda Müslüman aynı kitapta Türkiye’nin en çok konuştuğu olaylar hakkında görüş açıklıyorlar. Sadece sokaktaki insanlar birbirlerinin elini sıksın değil, her iki taraftaki insanlar birbirlerinin fikrini de bir dinlesin. Dinlemiyordu. Biz ortak bir kitap yaptık. Bu eski köye yeni adet getirmekti. Bu kitapların dışında bir de ortak CD yaptık. Ben Nazım Hikmet’i okuyorum, Şanar Yurdatapan, Mehmet Akif’i okuyor. Onun Mehmet Akif’te, benim Nazım’da güzel bulduğum şeyler var. Bizler ayrı dillerde aynı şarkıyı söyleyen insanlarız. Güzel bir söz Nazım söyledi diye kötü olmaz ki.

‘SERVET VE İKTİDAR ÖNCE ONA SAHİP OLANLARI DEĞİŞTİRİYOR’

- Neden sürdürülemedi peki bu, neden artık bir araya gelinemiyor?

Abdurrahman Dilipak: Birincisi servet ve iktidar dönüştürüyor insanları. İnsanlar, servet ve iktidarı toplumu dönüştürmek için de isterler. Ama servet ve iktidar önce ona sahip olanları değiştiriyor. Servet ve iktidarın böyle bir özelliği var. İkincisi bütün ülke genelinde FETÖ sürecinden sonra toplumun bir birine karşı güveni zayıfladı. Ergenekon, Balyoz süreci... Noel Baba Vakfı diye bir vakıf vardı, FETÖ bu vakfın yönetimini istiyor. Oradaki kişi solcu, benim tanıdığım bir arkadaş. Vermeyince onu da Ergenekoncu yapıp, içeri attılar. Böyle saçma sapan şeyler yaşandı.

‘SİVİL TOPLUM BUHARLAŞTI’

Medya ve sivil toplum siyasetin arka bahçesi oluyorsa orada çok temel bir sorun vardır. Türkiye’de sivil toplum buharlaştı. Herkes siyasette. Hatta sivil toplum ya da demokratik kitle örgütleri siyasete sıçramanın tramplen tahtası haline geldi.

‘CEMAATLER İKTİDARIN NİMETLERİNDEN YARARLANMAK İÇİN SİSTEME ENTEGRE OLDU’

Cemaat yapıları da özellikle AK Parti özelinde bakacak olursak servet ve iktidarın nimetlerinden ve koruyucu kalkanından yararlanmak için o sisteme entegre oldular. Ve sivil düşünce hiyerarşik bir hale getirildi. Adalet duygusu da yara aldı. Daha önce de adalet duygusunun ne durumda olduğunu hepimiz biliyoruz. 28 Şubat’ta günde 5 defa, haftada 5 gün duruşmaya çıkıyordum, 500 yıldan daha fazla… Zaten bu benim başımın belası (Şanar Yurdatapan’ı gösteriyor) benim suçum bana yetmezmiş gibi başkalarının suçlarına da ortak oluyorduk, imza atıyorduk. Daha önce de çok iyi bir durum yoktu, iyileşme umudu vardı o şansı iyi kullanamadı. Bir ara FETÖ işgal etti, Sonra FETÖ’ye karşı bu defa Ergenekon, Balyoz, BÇG kanadını yanlarına aldılar, iyice suyunu çıkardık. Karanlığın en koyu olduğu an aydınlığa en yakın olduğu zamandır. Belki tüm bu yanlışlardan sonra gerçeği anlamak için bir fırsat doğdu ama umarım çok geç kalınmaz. Çünkü fazla zaman kalmadı. Son çıkışı geçtik mi geçmek üzere miyiz…

‘BU MEDYAYI ÖZGÜR YAPSAN NE OLACAK?’

- Ne açıdan 'fazla zaman kalmadı' dediniz…

Abdurrahman Dilipak: Ekonomik, sosyal, siyasal, bölgesel uluslararası konjonktürden kaynaklanan şartlar açısından söylüyorum. Kristalleşme nereden başlamalı, bana kalırsa ben sivilim ve sivilden başlamalı. Ama Türkiye’de siyasal toplum sivil toplumu yuttuğu için, siyasetin bir ilk adımı atması gerekiyor. Ama siyasetin de içinde bulunduğu konjonktür, şartlar bu adımı atmasını engelliyor. Çözüm üretilmeli. Ama bu çözümü üretecek üniversite yok. Üniversiteler çözüm üretmiyor. Her şey Ankara’ya bağlı, böyle sivil toplum olmaz. Medya özgür olsun, böyle medyayı özgür yapsan ne olacak? Benim de yaklaşık 2 yıldır belli bir medyada haberlerim yapılmıyor, programlara davet edilmiyorum. Aman davet etsinler diye bayıldığım yok da. Bu yanlış ortaklaşa bir yanlış. Biz kendimize bakalım ve sivil toplum kendi özerkliğini garanti altına alsın. Yoksa ne sivil toplum kalacak ne medya. Ben 12 Mart’ta da sanıktım, 12 Eylül’de de 28 Şubat’ta da sanıktım. 15 Temmuz’da da sanıklığım devam ediyor, Fethullahçılar epey suç duyusunda bulundu. En son da kenevirden ifade verdim. Ama hep muhalif kaldım. Askeri mahkemede 7 buçuk yıl yargılandım. Şanar, kırmızı başörtüsü takıp geldi başına. Ben ‘tamam vazgeçtim’ demedim. 28 Şubat’ta askeri mahkemede 40 kişi değildi beni desteklemeye gelen. Hanımım da içeri alınıyordu. Şanar vardı, Mazlum Der’den 3 tane vardı, İHD’den 1 kişi vardı sanıyorum, o kadardık.

‘ŞEREFİNİZ VARSA HAKSIZLIKLARA KARŞI DİRENİRSİNİZ’

Eğer şerefiniz varsa haksızlıklara karşı direnirsiniz, bir avuç da olsanız kazanırsınız. Ama yok para, makam, kadın hesapları yapıyorsanız o zaman sadece siyasileri suçlamak yeterli değil. Tencere yuvarlanıyor kapağını buluyor. Her iki taraf birbirini bozmaya devam ederse de bir kara deliğe dönüşüyor bu ve ülkenin ekonomisini de yutuyor, siyasetini de yutuyor, bilimini de yutuyor, ahlakını da yutuyor, gençliğini de yutuyor. Gençlere bak; üniversite talebelerine. Sadece sayılara bakıyoruz; Şu kadar üniversite var, şu kadar derslik var, şu kadar öğrenci var. Ee? Ürettiğin değer ne? Bilimsel makale ne? O zaman yeniden düşünmemiz gerekiyor.

‘BİR ARADA YAŞAMANIN TEMEL ŞARTI; ADALET, BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK’

- ‘Son çıkıştayız’ dediniz? Peki bu durumdan çıkış ne sizce?

Abdurrahman Dilipak: Önce kendi içinize dönersiniz. İçinizde barışı sağlayamıyorsanız, uluslararası planda arkanızda halkınız yoksa, uluslararası güç dengeleri arasında aktif denge politikasıyla bir yere kadar gidersiniz. Sizi birisi manipüle edecek olursa da alabora olursunuz. Farklılıklarımıza rağmen barış içinde bir arada yaşamanın temel şartı var; Adalet, barış ve özgürlüğü sağlayacağız. Refah ondan sonra gelir. Adalet yoksa barış da yoktur. Adalet ve barış yoksa hiçbir özgürlük güvence altında değildir. Refah denilen şeyi öncelerseniz, yağmayla da kendinize refah sağlayabilirsiniz, başkalarının yoksulluğu üzerine kendinize zenginlik inşa edebilirsiniz. Önce adalet. Adalet yoksa, barış denilen bir şey varsa o Pax Romana’dır, o teslimiyettir, susturulmuş bir toplumdur. Adalet ve barış varsa orada hürriyet vardır. Bu üçü varsa orada insanlar erdemli bir toplum düzeni, bir hukuk düzeni oluştururlar. Farklılıklara rağmen barış içinde bir arada yaşamanın bir yolunu bulurlar. O da refah ve güvenliklerinin garantisi olur.

- Bu durumda Türkiye’de ‘adalet, barış ve özgürlük’ yok diyorsunuz...

Abdurrahman Dilipak: Bu üçü konusunda Türkiye’de her zaman sorunlar oldu ve bu sorunu hala çözebilmiş değiliz. En genel anlamda ben adalet duygusu diyorum; Okulda adalet var mı, sokakta adalet var mı karı koca ilişkilerinde adalet var mı?

‘YARGI HİÇ BİR ZAMAN BAĞIMSIZ OLMADI AMA HİÇ BİR ZAMAN DA BU KADAR TARAFLI OLMADI’

Şanar Yurdatapan: Türkiye’de yargı hiçbir zaman tarafsız ve bağımsız olmadı. İstiklal Mahkemeleri, Dersim Katliamı, 1915’ten verasetle yeni yönetime kalan Ermeni Katliamı… Bunların hepsi Türkiye’nin belli başlı yasaklarıydı. Ve bunlara karşı da yargı hiçbir zaman adil ve bağımsız olmadı. Ama hiçbir zaman da bu kadar kör gözüm parmağına, bu kadar alenen, bu kadar utanmazca taraflı olmadı.

Abdurrahman Dilipak: İstiklal Mahkemeleri’ni hariç tutalım hiç olmazsa. Yani kanuna göre de karar vermiyor, verdiği karar kanun sayılıyor, savcısı yok, temyizi yok, anında infaz.

‘TOPLUMUN LAYIK OLDUĞU YÖNETİM BU DEĞİL’

Şanar Yurdatapan: Az önce Dilipak’ın da söylediği şey; o Montesque’nin de meşhur lafıdır ya; ‘Her toplum layık olduğu yönetimi bulur’ diyor. Aslında o doğrudur, sosyal determinizmin bir açıklaması. Bir toplumun yapısına aykırı bir yönetim olamaz. Her toplum kendine uygun bir yönetimle yönetilir. İyi ama Türkiye toplumunun bu günkü durumunda bu yönetim onun layık olduğu yönetim falan değil. Onun içindir ki giderek oyları düşüyor, oyları düştükçe de sinirleniyor. Ama Türkiye toplumunun bugünkü durumu bu deli gömleğinin içine sığmıyor. Nitekim İstanbul büyük şehir seçimlerinde çok güzel bir şey yaşandı. ‘Usulsüzlük yapıldı, oylar çalındı’ falan dediler. Haklılarmış, çalınmış. 16 bin miydi ne 800 bine çıktı fark. 700 küsur bin oy çalınmış. Kimin oyu çalınmış, kim çalmış?

Abdurrahman Dilipak: Ya da tercih değiştirmiş.

Şanar Yurdatapan: Yok, 3 gün içinde tercih değişmiş.

Abdurrahman Dilipak: Değişti, değişti.

Şanar Yurdatapan: YSK, gözümüzün içine baka baka oylamalar devam ederken kural değiştirdi. Olur mu böyle bir şey? Bu kadar alenen hukuku temelden çiğneyen bir yönetim.

‘AK PARTİ’NİN OY KAYBI VAR’

- Siz katılıyor musunuz AKP için artık düşüş zamanına geçildiğine?

Abdurrahman Dilipak: Oy kaybı var. Son zamanlarda yeni kayıt gösterdiler ama… İmamoğlu olayında ben süreci doğrudan televizyondan da değerlendirdim, daha sonraki günlerde de; ‘Ya buna razı olun, bakın bu 30 binle gidecek 300 binle gelecek’ dedim. Buna bozuldular, kızdılar, nereden çıkarıyorsun diye. Yanılmışım 800 binle geldi.

DİLİPAK: GEZİ BİR FELAKETTİ

- Geçtiğimiz günlerde Gezi davasından beraat eden Osman Kavala bu kez ‘15 Temmuz soruşturması’ gerekçe gösterilip tutuklandı. Gezi’ye nasıl bakıyorsunuz?

Abdurrahman Dilipak: Gezi bir felaketti. İnsan hakları, çevre duyarlılığı denilen ama istismar eden unsurların çok yoğun biçimde olayı saptırdığı bir hareketti. Siyasetin manipülasyonu söz konusuydu. Ama öbür taraftan bu son beraat edip tekrar tutuklanması; Bir kere ağır suçluysa niye serbest bıraktınız, tek kişi mi yaptı bunu? Ve ya suçluysa bugüne kadar niye yargılamadınız bundan. Bunun bir mantığı yok. Bırakın hukuku mantık açısından zor bir durum.

YURDATAPAN: GEZİ BASKIYA KARŞI BARIŞÇIL BİR PANAYIRDI

Şanar Yurdatapan: Gezi başlangıçta evet Taksim’e bir alışveriş merkezi yapılmasına tepki olan bir inisiyatif, orada ağaçların kesilmesiyle başladı doğru. Fakat bir birinden çok farklı kesimlerden insanlar orada, o kıvılcımda birleştiler. Bunun içerisine tabi fırsat bilenler de oldu ama hakim anlayış o değildi. Niye bu kadar farklı insanlar, gruplar bir araya geldi? Beyefendinin toplumun her kesimine hakarete varan aşağılamaları o kadar insanların içine işliyor ki; Kimine alkol içtiği için, yok kızlarla erkekler niye aynı dairede yaşıyormuş, Alevilere ayrı, ona ayrı… En sonuna bu içe atılan şeyler orada bir kıvılcımda bir araya geldi. Ve orası adeta bir panayır gibiydi. Barışçıl bir panayırdı. Evet iktidara karşı bir şeye dönüştü ama o iktidar bunun tohumlarını kendisi ekti. Toplumsal bir direnişti o. Gezi zannediyorum ki Erdoğan’ı en çok korkutan hareketti ve o korkuda içinden hiçbir şekilde gitmedi. Ondan sonra da işte seçimde işler tersine dönmeye başlayınca yeniden savaş politikasına döndü.

- Kürt sorununa nasıl bakıyorsunuz, çözüm öneriniz nedir?

Abdurrahman Dilipak: Adalet, barış, hürriyet. Bir ülkede adalet barış hürriyet varsa, o ülkede karnını doyurabiliyorsanız, haksızlığa uğradığınızda hakkınızı arayıp alabiliyorsanız, paranız paraysa, birileri o paranın değeriyle durup dururken oynamıyorsa, haysiyeti varsa paranızın o ülkede insanları kovsanız da gitmezler, bunlar yoksa babanızın oğlu da olsa, bağlasanız da durmazlar.

‘KÜRT SORUNU ASLINDA TÜRK SORUNUCUR, BU BİZİM YARATTIĞIMIZ BİR SORUN’

Şanar Yurdatapan: Kürt sorunu değil de Türk sorunu. O bizim yarattığımız bir sorun. Başlangıçta zaten 1920’de ilk Meclis açıldığında Kürdistan mebusları var. Öyle anılıyorlar, sonra bu kelimeyi kullanmak bölücülük oldu. O kelimeden dolayı hala ve hala yargılananlar var. Ne zamandan beri bu iş çıktı; onlara vadedilen şeyler vardı. Mustafa Kemal imzalı belgeler. Kürtlere basbayağı bir ortak devlet vaat ediliyor, fakat devlet kurulduktan sonra böyle olmuyor ve karakollar, okullar, bir müddet sonra dil dayatması… Politikasını değiştiriyor devlet ve bir asimilasyon politikası yürütüyor. Bu asimilasyon politikası daha beter tepkilere yol açıyor ve Dersim’de olduğu gibi kanla bastırılıyor. Kürt kelimesini kullanmak bile yasaktı. 1995’te Aziz Nesin DGM’de yargılanıyordu. Neden de yazdığı bir kitaptı; Bulgaristan’da Türkler, Türkiye’de Kürtler. Özeti şuydu; Bulgaristan’da Türklere yapılana itiraz ediyorsan aynı şeyi biz Türkiye’de Kürtlere yapıyoruz. Ama kitabın içeriğinden dolayı yargılanmadı. Kürt kelimesini kullandığı için yargılandı. 1995’teki durum buydu. Nereye kadar sürdü ve sürecek? Kürt sorunu Türk sorunudur. Türkiye Cumhuriyeti’nin iki büyük yalanı vardı; Bunlardan biri Kürt meselesi, ondan önceki de Ermeni meselesi. Biz tarihimizle cesur bir biçimde yüzleşemedikçe sorunu kuşaktan kuşağa naklediyoruz.

‘DEİST ANLAYIŞAR GÜÇ KAZANDI’

- AKP döneminde toplum dindarlaştı mı? Ya da nedir tam olarak yaşanan?

Abdurrahman Dilipak: Yani bir kült olarak, kültür de değil kült olarak bir dindarlaşmadan söz edebilirsiniz. Ama dini pencereden baktığınızda deist anlayışların, hatta agnostizmin giderek güç kazandığını söyleyebiliriz. Yani seremoniler, ikonalara indirgenmiş bir fantastik din. Nereden baktığınıza bağlı. Bir ateist için dindarlaşma eğilimi gözükebilir ama bir dindar için dinden uzaklaşma şeklinde yorumlamak da mümkün.

‘CEMAATLER SİYASETİN ARKA BAHÇESİNE DÖNÜŞTÜ’

- Tarikat ve cemaatlerin durumu...

Abdurrahman Dilipak: Çöktü, siyasetin arka bahçesine dönüştüler, inandırıcılıklarını ve ciddiyetlerini büyük ölçüde kaybettiler.

‘BİR ARADA OLMAMAMIZ İÇİN BİR NEDEN YOK’

Şanar Yurdatapan: Bir dini baskı var, yok diyemeyiz. Çünkü hep dini referanslar kullanarak insanların yaşamını, 28 Şubat’takinin 180 derece tersi zorlanmaya çalışılıyor. Ama bence korkulacak bir şey değil bu. Hep Türkiye’nin bugünkü toplumu sığmaz bu gömleğe derken bunu kastediyorum.

En son bir şey söyleyeyim; Dilipak’la ben yüz tane konunun 95’inde anlaşamaya biliriz. Çünkü onun referansı başka benim referansım başka. Ama bu 95’taneyle kavga edeceğimize geri kalan 5 işi beraber yapalım. Aynı havayı teneffüs ediyoruz, aynı toplumun çocuklarıyız o halde bir arada olmamamız için de bir neden yok.

ETİKETLER


Editörün Seçimi