TÜKENMEZ HABER - Aylar öncesinden başlayarak tırmanan siyasi gerilim, başörtüsü tartışması, ordunun sivil alana müdahaleleri, Kudüs gecesi, Sincan’da yürütülen tanklar, nihayetinde 28 Şubat 1997’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı... Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan ve Refah Yol Koalisyonu için sonun başlangıcı olan süreç ‘irticayla mücadele’ olarak adlandırılıyordu. Ordunun sivil siyasetin büyük kısmını, rektörleri, medyayı da yanına alarak, doğrudan bir ‘askeri müdahale’ yerine başka araçları kullandığı ve ‘balans ayarı’ dediği süreç siyaset tarihine ‘post modern darbe’ olarak geçiyordu.

Etkisi yıllarca tartışılan, ‘bin yıl sürecek’ denilen bu süreçte ne olduğunu, 28 Şubat’a nasıl gelindiğini, o dönemin ‘mağduru’ olduğunu söyleyen ve iktidara gelen AKP’nin bu süreçle gerçekten hesaplaşıp, hesalaşmadığını dönemin iki tanığıyla konuştuk.

İslamcı kesimin önemli isimlerinden biri olan Yazar Abdurrahman Dilipak ve sosyalist bir insan hakları savunucusu olan Şanar Yurdatapan o süreçte, öncesinde ve sonrasında iki farklı ucu temsil eden isimler olarak birlikte eylemler yapıyor, kimi insan hakları girişimlerinin içinde birlikte yer alıyorlardı.

Uzun zaman sonra bu iki ismi hem 28 Şubat’ı hem ‘farklı dünyaların insanları’ olarak uzunca bir süre birlikte çalışmalar yürütmelerini sağlayan motivasyonu hem de bugünü konuştuk.

Yarın da devam edecek olan söyleşimizin ilk bölümünde Dilipak ve Yurdatapan, 23’üncü yıl dönümünde 28 Şubat’ı değerlendiriyor.

 

Dilipak'a göre 28 Şubat, uzun bir ön hazırlığı olan, ordu içinde örgütlenen Fethullah kanadı ve BÇG kanadı arasındaki kapışmanın, uluslararası aktörlerin de dahil olduğu bir senaryonun sonucuydu. 'Darbeci zihniyetlerin kıyamete kadar varlığını sürdüreceğini' söyleyen Dilipak, AKP'nin 28 Şubat'la hesaplaşmadığı, bugün dün karşısında olduğunu söylediği Balyoz ve Ergenekon'la kol kola olduğunu belirtiyor.

28 Şubat'ın hedeflerini gerçekleştiremediğini düşünen Şanar Yurdatapan, "İnsanlara benim istediğim kişilikte olacaksın' derseniz içlerine kin tohumları ekersiniz" diyor. "Kürt meselesi de aynıdır. Bak işte ne kadar bastırmak istersen kuvvetlenerek geliyor karşına" diyen Yurdatapan, 'mağdur' olduğu yıllarda bugünün Cumhurbaşkanı Erdoğan için de yargılandıklarını, ona destek olduklarını belirterek, Erdoğan'ın bugünkü tarzını eleştiriyor. 

Sözü Akit Yazarı Abdurrahman Dilipak ve insan hakları savunucusu, müzisyen, aynı zamanda Tükenmez Haber yazarı olan Şanar Yurdatapan’a bırakalım.

'BU DARBECİ ZİHNİYET KIYAMETE KADAR DEVAM EDECEK'

- 28 Şubat’ın 23’üncü yılındayız. Sizce başarılı oldu mu 28 Şubat? ‘Bin yıl sürecek’ deniyordu, sürüyor mu?

Abdurrahman Dilipak: Bu darbeci zihniyet tarihin çok eski zamanlarından beri vardı, kıyamete kadar da devam edecek. Eğer şartlar oluşursa yine darbe olur. Bunları birbirinin varisi olarak kabul ediyorsanız evet bin yıl da sürer, daha kıyamete bin yıl varsa o zamana kadar da sürer. 28 Şubat sadece o tarihte başlayıp biten bir olay değil. Onun öncesi var. 1991’de soğuk savaş bitince tehlikenin rengi artık ‘yeşil’ dediler NATO toplantısında. Ve BÇG (Batı Çalışma Grubu) böyle kuruldu. İslamofobyanın temelleri o gün öyle atıldı. Graham Fuller buna itiraz etti, ‘hayır’ dedi, ‘Sen Müslümanlara sopayla gittiğinde direniyorlar, dayanışıyorlar. Bunlara iktidar ve servet verdiğinizde de kendi aralarında çatışıyorlar.’ İslam’a karşı sopa değil havuç… ‘Bunların ortasına bir havuç atalım birbirlerini yesinler.’

'FETHULLAH GÜLEN PROJESİ İSLAM'A HAVUÇ PROJESİYDİ'

Fethullah Gülen projesi İslam’a havuç projesiydi. Sonra NATO bunu radikal İslam’a karşı sopa, ılımlı İslam’a karşı havuç politikasına dönüştürdü. Fethullah Gülen hareketi CIA’nin, Rand Corporation üzerinden Graham Fuller üzerinden örgütlediği bir hareket olarak emniyet, istihbarat, belli makamlar, adalet gibi stratejik kurumlarda önemli ölçüde yerleştiler. Bu defa BÇG kanadı bunlardan rahatsız oldu ve bunların tasfiye edilmesini istedi. O zaman Brezinski kanadıyla Fuller kanadı da ayrıştı; Yani İslam’a karşı hangi yöntem uygulanacak noktasında. BÇG kanadı, ulusalcı, Kemalist kanat ‘eğer bir tarikat gerekiyorsa onun da bizim kontrolümüzde kurulması gerek, ılımlı İslamcıların rejimin dışına itilmesi lazım’ dedi.

'KALKANCI TARİKATINI BATI ÇALIŞMA GRUBU ÖRGÜTLEDİ'

Kalkancı tarikatı da böyle kuruldu. Kalkancı tarikatı BÇG’nin örgütlediği bir hareketti. BÇG kanadı dinci gördüklerini kendilerine göre tasfiye etmeye başladı. FETÖ’cüler kendilerini gizledi. Refah Yol hükümetinin örgütlenme sebebi de ordu içindeki BÇG kanadını tasfiye etmekti. Fakat BÇG kanadı buna karşı ayrı bir senaryo hazırladı. Çatlı olayı da bu senaryonun içinde bir yere oturuyordu. Erbakan’ın harekete geçmesini sağlamak için bir kaset operasyonu yapıldı. Bu da yayınlandı. Askeri bir birlikte paşanın arkadaşlarıyla konuştuğu kaydı yayınladılar. Bu  ordunun içindeki BÇG kanadına karşı Erbakan’ı harekete yöneltmek içindi. BÇG kanadı tasfiye edilip, FETÖ için de dikensiz gül bahçesine gideceklerdi. Senaryo böyle kurgulanmıştı.

'TANSU ÇİLLER SÜTTEN ÇIKMIŞ AK KAŞIK DEĞİLDİ'

Tansu Çiller öyle sütten çıkmış ak kaşık değildi. Bu senaryonun önemli bir ayağıydı, Meral Akşener de öyle. O günkü üst yönetimde bir sürü kilit isim var. Erbakan’ın ekonomiyle uğraşmaması için havuz sistemi de Osman Altuğ tarafından götürüldü Erbakan’a. Tezgah tam kurulmuştu ama Erbakan’ın harekete geçmesi için yapılanlar karşılıksız kaldı. Erbakan harekete geçerse diye de bir toplantı yapıldı. O toplantının ses kaydı da basına sızdırıldı. Şanar’ın başörtülü geldiği dava aslında Cuma dergisinin kapatılma davasıydı. ‘Paşalar söz dinlemezse’ başlıklı yazım dolayısıyla. O yazı o ses kaydıyla ilgiliydi.

ERBAKAN NEDEN 'KANLI MI OLACAK KANSIZ MI OLACAK' DEDİ?

O ses kaydında diyorlar ki; ‘Erbakan harekete geçerse ne yapacağız?’ ‘Herkesi sokağa dökeceğiz’ diyorlar. Bir tanesi diyor ki ‘Ya kontrolden çıkarsa, o felaket olur’ diyor. ‘Bu felaketin faturası ne olur’ diyor, ‘onu ön görmek mümkün değil’ diyor. ‘En kötü senaryoya göre söyle’ diyor ‘yüz bin kişi ölebilir’ diyor. Biri de diyor ki ‘rejimi korumak için gerekirse bu bedeli ödemeye hazır olmalıyız’ diyor. Erbakan’ın kanlı mı olacak kansız mı olacak dediği bu. Harekete geçmesini engelleyen de bu. ‘Bunlar kan dökecekler’ diye ‘ben istifa ediyorum, Tansu Çiller gelsin’ diyor. Bakın 28 Şubat ne zaman başladı, sonunda Susurluk da yaşanınca o karanlığa karşı bir dakika aydınlık eylemlerinde biz ‘darbe olmasın ama çatışma da olmasın’ diyorduk. Toplumsal bir çatışmayı engellemek istiyorduk. Sonunda ne oldu Erbakan istifa etti. Demirel görevi Mesut Yılmaz’a verdi. DYP ve RP dışındaki herkes koalisyon ortağı yapıldı. Onlar da hurra bankalar, yurt dışındaki holdingler, hazine arazilerini yağmaladılar. O yağma bittikten sonra onlar tekrar tasfiye oldular.

'TAYYİP ERDOĞAN DURUP DURURKEN Mİ MECLİS'E GİRDİ?'

Sonra Ak Parti süreci başladı. O süreç de bir başka. Tayyip Erdoğan’a şiir okudu diye ‘muhtar bile olamaz, ama genel başkan olabilir’ diyenlerin hesabı neydi? Daha sonra Tayyip Erdoğan nasıl meclise girdi, durup dururken mi girdi? Peki o dönem tezkere olayı neydi? Tezkere olayı FETÖ’cülerin de içinde oldukları bir senaryoydu. O darbe başlamadan bitti…

'BİR SÜRÜ DARBE SÜRECİ YAŞADIK, BU SÜREÇ DEVAM EDİYOR'

Yani bir sürü darbe süreçleri yaşadık, bir tane yaşamadık, hala bu süreç devam ediyor. Ama birileri bunu görmek istemiyor. Bir türlü normalleşemiyoruz. Bunun garantisi; Medyanız işbirlikçi olmayacak, dürüst olacak, sivil toplumunuz politikayla göbek bağı kurmayacak. İktidarın bir gözü ve kulağı sürekli toplumdan gelen mesajlara açık olacak. Yukarıyla görüşmeyen bir sivil toplum, görüşünce de memur oluyorlar. Yani kol kola giriyorlar, kol kola girme ama dirsek temasını koru. Çünkü birbirimizden taleplerimiz var, birbirimizi anlamamız, dinlememiz gerek. Normalleşme sürecini bir türlü tamamlayamadı Türkiye. Bu biraz da yapısal. Yani görünen köyün hikayesinden ibaret değil gerçek, bir de görünmeyen hikayeleri var. Sonuçta bu sürece geldik ve süreç devam ediyor.

'NEGATİF ANLAMDA HERKES BİRBİRİNİ ETKİLEDİ'

 - Bahsettiğiniz tüm bu sürecin aslında AK Parti’ye yaradığını, onun önünü açtığını söyleyebilir miyiz?

Abdurrahman Dilipak: Hayır, onlar için de kriz oldu. Ha yozlaşmayı arttırdı. Birileri sistem içinde uluslararası dengelerle doğrudan temas kurarak, iktidarı da manipüle etmeye kalktı. Bir dehşet dengesi de oluştu. Herkesin birbirine karşı eline kozlar da geçti. Negatif anlamda herkes bir birini etkiledi.

İNSANLARA 'SEN BENİM İSTEDİĞİM GİBİ OLACAKSIN' DERSENİZ İÇİNE KİN TOHUMLARI EKERSİNİZ'

- Sizce başarılı oldu mu 28 Şubat?

Şanar Yurdatapan: Hayır, başarılı olmadı, daha beter... Bir takım insanlara 'sen benim istediğim kişilikte olacaksın mecbursun buna' dediğin vakit, kafasını kırarak, çok korkutarak belki bir süre şey yaparsın, ama içine öyle bir kin tohumu ekiyorsun ki. 'Sen ben nasıl istersem öyle olacaksın öyle davranacaksın öyle giyineceksin…' bunun ektiği tohumlarla başedemezsiniz. Kürt meselesi de aynıdır. Bak işte ne kadar bastırmak istersen kuvvetlenerek geliyor karşına.

'BÜYÜK GÜÇLER HER ZAMAN TEORİLER YAPAR AMA HER ZAMAN BAŞARILI OLAMAZ'

Dilipak’ın dedikleri tamamen doğru olabilir tamamen yanlış olabilir, kısmen doğru kısmen yanlış olabilir ama bütün bunları 'nasılsa büyük güçler yapıyor' diyerek bu teorilerin içine insan dalarsa pek bir yere de çıkamaz. Büyük güçler her zaman için teoriler yaparlar dünyaya hükmederken mutlaka, her zaman başarılı olurlar mı güçlerine rağmen? Olsalardı Amerika vietnamda Sovyetler birliği de afganistanda mağlup olmazdı. Basbaya mağlup oldular. Ama mağlubiyetlerini gördükleri zaman onlar çok çabuk taktik değiştiriyor, bu olmadı başka ne yapayım? Bu durumda insan hakları, temel hak ve özgürlükler için mücadele veriyorsan senin doğruların insanlığın bugüne kadar getirdiği; çok şükür ki uluslararası belgelere de geçirdiği ilkelerdir. Bu ilkelere göre davranmaya devam et. Kafamızı kırabilirler ne yapalım...

'AK PARTİ ERGENEKON, BALYOZ DEDİKLERİYLE KOL KOLA GİRDİ'

- AK Parti 28 Şubat'ı ciddi bir 'mağduriyet' argümanı haline getirdi, hala da bunu söylüyor. Peki sizce Ak Parti gerçekten 28 şubatla hesaplaştı mı?

Abdurrahman Dilipak: Hesaplaşmadı, çünkü son gelinen noktada o Ergenekon, Balyoz dedikleriyle, dün şikayet ettikleriyle kol kola girdi. Yani yola çıktıklarıyla yolda buldukları arasında… Dün Devlet Bahçeli ne diyordu, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde birbirlerine ne diyorlardı? Ya da Ak Parti içindeki, yakın çevresindeki isimler dün ne diyordu, bu gün ne diyorlar? Siyaset biraz oportünizme ve demagojik bir zemine kaydı. Bundan çok rahatsızım.

'BİR KİŞİ İÇİN 5 DEFA KENDİMİZİ YARGILATTIK'

Şanar Yurdatapan: Mağduriyet deyince hep aynı şey aklıma geliyor. Bunu uzun seneler söylemedik ama artık öyle bir edepsiz hale geldi ki ondan sonra artık söylüyoruz. 1995’te Yaşar Kemal'in yargılanmasıyla başlayan süreçte yaptığımız bir şey vardı. Ana mantık şuydu orada; Zorlayıcı bir şey yapalım. Gidip kendimizi ihbar edelim, 'hadi bakalım hepimizi içeri at' diyelim. Öyle bir kadroydu ki; Çok değişik çevrelerden tanınmış insanlar, sanatçı, sendikacı, profesör, kapitalisti bile vardı. Bu büyük bir skandaldı ve bunu göze alamadılar. Sık sık yapmaya başaldık. Kimin başına bir bela gelse hiç ayrım yapmadan en fazla 5 kişi en az 2 kişi olmak üzere gidip kendimizi ihbar edip, davalar açtırıyorduk. O dönem mesela 2 defa kanun çıkardılar; Basın yoluyla işlenmiş suçlar 3 sene ertelenecek gibi. Aslında kurtulmak istiyorlardı bu beladan. 99’un sonlarında her şeyi bir kitapta topladık. Bir kişi için 5 defa kendimizi yargılattık.

'TAM BİR MİZAH KONUSU, HUKUK FİLAN DEĞİL'

Abdurrahman Dilipak: Tam bir mizah konusu aslında. Hukuk filan değil, biz yargıyla siyasetle dans ettik. Şunu da not edelim, Yaşar Kemal'le ilgili ilk toplu karşı çıkmayı, Aziz Nesin bir dilekçeyle, bir imza kampanyası düzenlemişti. Ben de imza vermiştim. Onun toplumda çok etkisi oldu, cumhurbaşkanına verildi dilekçe. Onun çok arkası gelmedi ama bir kamuoyu mayalanması da olmuştu Aziz Nesin'in dilekçesi.

'SUÇUNA İŞTİRAK EDİP YARGILANDIĞIMIZ KİŞİ ERDOĞAN'DI, BUGÜN İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI O ZAMAN NEREDEYDİ DİYOR'

Şanar Yurdatapan: Kaldığım yere döneceğim; O zaman 5 defa suçuna iştirak ettiğimiz ve yargılandığımız kişi Recep Tayyip Erdoğan’dı. Ve şimdi utanmadan kalkıp diyor ki; 'Bu sözde insan hakları savunucuları ben hapsedilirken neredeydiler?' Eğer bununla Uluslararası Af Örgütü'nü, İnsna Hakları İzleme Örgütü'nü filan kastediyorsa, hepsi ona destek veren beyanlarda bulundu. Susmadı hiç birisi. Yok bizi kastediyorsa biz o esnada Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yargılanıyorduk onun sözünü tekrar ettiğimiz için. Bunu bilmiyor mu? Biliyor. Bir defa onunla karşılaştım, Küçük Millet Meclisleri'nin başlangıcında. Bir defa randevu alıp gitmiştik onda da hatıra olarak bunu kendisine verdim. Biliyor, bilerek de bunu söylüyor.

Abdurrahman Dilipak: Ben de Hasan Celal Güzel’le 10 ile gidip o şiiri birlikte okuduk, yine aynı kampanyanın bir parçasıydı. On binlerce insana bu şiiri okuduk, destek verdik.

- '28 Şubat’ta muhafazakarlara yaştılan mağduriyetten daha fazlasının bugün kendisini muhafazakar olarak niteleyen bir iktidar olan AKP tarafından toplumun diğer kesimlerine uygulandığı' görüşüne katılıyor musunuz?

Abdurrahman Dilipak: Her şey çok spontane gelişiyor. Çok spot bir sürü yanlışlar yapılıyor, zincirleme. Çok amorf bir yapı maalesef. Bu hem dünya, hem bölge, hem Türkiye’den kaynaklanan sorunlar var. Daha güvensiz bir dünyadayız. Bugün insan haklarına, hukuk devleti arayışına birbirimize karşı daha fazla tahammül konusunda öz verili olmamız lazım. Yeniden barış yönünde, özgürlük yönünde, toplumsal bir inisiyatifi hatrekete geçirmemiz gerekiyor. Bu gün gelinen noktada çok daha kritik bir noktadayız.

Devam edecek...

ETİKETLER


Editörün Seçimi