20. yüzyılın sonları, sosyal devrime karşı, 'neoliberal devrim!' (2)

Birinci Dünya Savaşı'nda dünyanın altıda biri, İkinci Dünya Savaşı'nda üçte biri kapitalist-emperyalist kamptan kopmuştu.

Sovyetler Birliği ile ABD arasında süren soğuk savaşın yarattığı çatlakların da etkisiyle yeni sömürge ülkeler, Küba’dan, Vietnam'a kadar ezilen emperyalizmden bir bir kopuyor, ‘kaderlerini tayin etme’ sürecini yaşıyordu.

Çatlaklardan sızan ışık 68 Kuşağını da tarih sahnesine çıkarmıştı.

Latin Amerika ve Kuzey Amerika’dan, Asya’ya Afrika’ya kadar dünyanın gençliği özgürleşme süreci yaşayacaktı.

Emperyalizme karşı ulusal ve kurtuluş savaşının vasıtasız müttefiki olacaktı 68 kuşağı.

20. yüzyıl ‘yeryüzünün lanetlileri’nin ayağa kalktığı, geleceklerini kendi elleriyle kurabileceklerine inandığı bir çağdı!

20. yüzyıl geleceğe güven çağıydı!

Sosyal devrim yükselince…

Çatlaklar artıyor, buralardan sızan ışıklar dünyayı aydınlatıyordu.

Emperyalist-kapitalist sistem hayati bir beka sorunu yaşıyordu.

Emperyalizm, üretim fazlasını aktararak pazar sonunu çözmek, buna paralel sosyalizmin önün kesmek için dünya ölçeğinde “sosyal devlet”, eşliğinde “detant” (“yumuşama”) üzerinden yürüttüğü 1. Soğuk Savaş stratejisi bumerangvari tersi sonuçlar veriyordu.

Elbette ki ABD emperyalist kapitalizmi uyumuyordu.

Köklü bir tedbir alma tedbir alma hazırlığı içindeydi.

Burada zaman makinesini geçmişe saralım.

İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra 1946’da derin Amerika’nın Chicago Ekolü ilk toplantısını yapacaktı.

Yaklaşık 50 çok farklı disiplinden bilim insanını; sosyoloji, siyaset, ekonomi, kültür, hatta matematikten Nobel almış birçok üst düzey uzman insan bir araya getirilecekti.

'Dünyanın iki kutupluluğu, sosyalizmin yükselişi ve savaştan sonra kurduğu moral üstünlük, kapitalizmin ve dünyanın yeniden inşasında nasıl bir politika izlenebilir, bu olumsuz gelişmeye nasıl bir son verilir' ana konusu üzerine çok boyutlu derinlemesine konuşulacaktı.

Katılımcılar, karşı bir inşa sürecinin nasıl örüleceği üzerine saptamalarda bulunacaktı.

Serbest piyasa eksenli ekonomik süreçler, kültür, medya ve teknolojik gelişmeler, siyasi ve ideolojik yönlendirme yöntemleri, geri kalmış ve kalkınmakta olan ülkelerle kurulacak yeni ilişki biçimleri, mali ve toplumsal tepki açısından iç savaş orduları üzerinden muhtemel askeri darbeler, denetim dışı ya da bu potansiyel, taşıyan ülkelerin iç yapılarına etkin müdahaleler, SSBC’yi kuşatma stratejileri vb. 

Sonuç olarak, Amerikan kapitalizmini bütün bir dünya modeli olarak yaygınlaştırılmasını içeren son derece tarihi öneme sahip stratejik kararların alındığı bir ülkeler üstü bir toplantıydı bu.

Bu bağlamda yeni bir dünya düzeni kurma ve tek kutuplu Pax Amerikana hegemonyasını kalıcılaştırma amaçlı on yıllara yayılan bir ‘anti komünist- anti Sovyet’ çerçeve programı yapılacaktı.

Bu uzman kişilikler içerisinde Milton Friedman, Francis Fukuyama, Friedrich Hayek, Michael Polanyi; özellikle Milton Friedman çok önemli... 

Böylesine ciddiyeti olan beka sorununun köklü çözümü için ilk adımlar içeride atılacaktı.

1950-1953 yılları arasında gerçekleşen ülke içi "anti komünist" temizlik avında, farklı düşünen ya da bu potansiyeli taşıyan etkin kişiliklerin kamusal alandan tasfiyesini amaçlayan, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD’de senatör McCarthy’nin adından ötürü “McCarthycilik” denilen siyasi eğilimin misyonu bu olacaktı. 

“McCarthycilik”,  karı-koca Rosenberglerin idamı ile dünyada yankı uyandıran olayında yaşanmasına ön ayak olacaktı.

Stalin’in ölümü sonrasında 1956 yılında Sovyetler Birliği Devlet Başkanlığına gelen Kruşçev'in detant politikası, Amerikan karar vericileri tarafından olumlu karşılanırken, Sovyet sistemini gevşetme, yumuşatma zaafına düşürme, Amerikan sistemini güçlendirme amaçlanıyordu.

1957 yılında Sovyetler Birliği’in Sputnik üzerinden uzay teknolojisinde yaptığı atılıma karşı, ABD’nin teknolojik sisteminde  yaptığı yenilikleri bu çerçeve içinde değerlendirmek yeriydi.

Makalenin ilerleyen satırlarında yazacağım gibi, bu şekli ile dahi sürdürülebilir olmaktan çıktığı halde 'yumuşamayı' sürdürme eğilimi gösteren Amerikan Devlet Başkanı John F. Kennedy’in 1961’de öldürülmesi üzerindeki “sır” örtüsünün hâlâ durduğunu bir kenara yazalım.


"Detant" ile olmuyor! 'Neoliberal devrim' ve askeri cuntalar!

Sovyetler Birliği ve sosyalist güçlerin, İkinci Dünya Savaşı'nda faşizme karşı yürüttüğü mücadele ve Hitler’in tarihe havale edilmesinde başat rol oynamasının yarattığı prestiji kara propaganda silemiyordu.

Emperyalizm açısından, ‘sosyal devlet’, eşliğinde ‘detant’ (yumuşama) politikaları sürdürülebilir değildi.

İkinci Dünya Savaşı'nının bir sonucu olarak dünyanın üçte birinin kapitalist sömürünün dışında kalmasına ek olarak Küba’dan, Vietnam’a ve diğer yeni sömürge ülkelerin tek tek kopuşunun ve halk kurtuluş hareketleri sömürü pazarlarını daraltıyor, ekonomik ve sosyal krize yol açıyor, siyasi statükoyu zorluyordu.  

Krizin kendi yaşam alanlarına, Paris’ten, Londra’ya, Newyork’a kadar kapitalist metropellere yansıması ve  68 Kuşağı formatı altında özgürlük arayışlarının ortaya çıkması, emperyalist egemenliğin dayandığı zemini kayganlaştırıyordu.

68’lilerin Vietnam Kurtuluş Hareketi başta olmak üzere, halk kurtuluş hareketleri ile dayanışma içine girmesi, hele de bir kısım 68’linin Almanya’da Raf, İtalya’da Kızıl Tugaylar, Fransa’da Doğrudan Hareket, Amerika’da zenci Kara Panterler gibi radikal sol hareketler kurmaları ve harekete geçmeleri gündemleşiyordu. 

Amerikan emperyalizminin arka bahçesi  Latin Amerika’da gerçekleşen Küba devrimi ve bayraklaşan Che'nin sülietinin yarattığı popüler atmosfere paralel, Şili’de Allende’nin halk oyu ile 1970’lerde yapılan seçimleri kazanması, Şili’de sosyalizm halkın derinlerine sirayet ettiğine işaret ediyordu.   

Küba devrimi ile kendini ortaya koyan, 1960’ların sonlarında ivme kazanan bu devrimci gelişme karşısında, 1970’lerin başlarında Amerikan emperyalizmi, yükselen devrim ve sosyalizm mücadelelerine karşı ekonomik hayatta ‘neoliberal karşı devrim’ ve siyasi hayatta ‘askeri cuntalar’ politikasını devreye sokacaktı.  

Tarihin o döneminde Amerikan emperyalistlerinin bu politikasına öncülük edenler, 1946’ların Chicago Ekolü’nün önde gelenleri, 20'nci yüzyıldan öte bütün zamanların en “bilimsel”, en soğukkanlı katillerinden başlıcalarıydı.

Fikir babaları ve yönlendiricileri Milton Freidman’dı.  

Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1912'de doğan M. Friedman'ın öneminden dolayı kısaca yaşamına değinmek gerekiyor: 

Mi Friedman, 1945'den itibaren Chicago Üniversitesi'nde 30 yıl iktisat teorisi dersi verecekti.

Serbest piyasa, sıkı para politikası, devletin sosyal haklardan arındırılması, küçük devlet, ekonomik liberalizmin özgürlükleri kendiliğinden getireceği gibi görüşleri doktriner bir tarzda savundu, yaydı.

Katı neoliberal görüşlerini 1960'lı, 70'li yıllardan itibaren, özellikle Şili'de Pinochet darbesiyle başlayarak uygulama ortamı buldu.

Bu görüşleri doğrultusunda doktriner ama sonuna kadar siyasileşmiş Chicago Ekolü adı ile matuf ekonomist grubun yetişmesine ön ayak oldu.

Bunlar emperyalist neoliberalizmin dünya ölçeğinde yayılmasında ve uygulanmasında etkin bir rol oynadılar.

Friedman, bütün bu başarılarından dolayı 1976 yılında Nobel ödülü aldı.

Sovyetler Birliği'nim çözülüş arifesinde Reagan'ın danışmanı ve "Ekonomik ve politik danışma kurulu" üyesi idi.  

2006'da kalp krizinden ölene kadar alanında duayen bir kişilik kabul gördü. 

Başkan Richard Nixson, Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, çok uluslu Amerikan şirketleri, Pentagon ve CIA şefleri, yeni sömürge ülkelerin istihbarat örgütleri, cuntacı komutanlar, iç savaş düzenine dayalı ordular, “sivil” militer güçler, medya, kültür ve vasıtalı vasıtasız türlü dini vd. eğilimlerdi.

Geçen zaman içinde, Amerikan başkanları, dış işleri bakanları değişecek; ancak Milton Friedman ve Chicago Okulu yetişmelerinin rolü değişmeyecekti.

Amerikan devletinin sürekliliğine paralel neoliberal politikaların temel belirleyenleri ve yönlendiricileri olarak kalacaktı.

Allende darbe ile alaşağı edilecek, zaman kaybetmeden “Şili'nin zihniyetini değiştirmek, uzun süreli ve derin bir operasyon” başlayacaktı.

Bütün bir kültüre ve insanlığın geleceğine açılmış vahşi savaş, Şili’den Arjantin’e, Uruguay'dan Brezilya'ya, giderek dünyanın dört bir tarafına yayılacaktı.

Türkiye’ye sıra 1980'de neoliberal 24 Ocak Kararları, 12 Eylül cuntası ile gelecekti.

Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliğinde “sosyalizmin çökertilmesinde” ama özellikle neoliberal politikaların uygulanmasında rol alacaktı, bu kadrolaşma. 

Irak işgali ve sonrasında da...

Meselenin esası…

Sadece sosyal devrimin ve sosyalizmin yok edilmesi değildi mesele.

Tarihi kendisiyle başlatmak ve bitirmek (‘Tarihin sonu’- Fukayama) öncesinin, yani bütün toplum ve halk güçlerinin ve değerlerinin tasfiye edilmesiydi mesele.

Toplumu ve halkı yaşanmışlıklarından koparmak, hafızasızlaştırmak, “beyaz levha” üzerinden yeni bir toplumun inşa edilmesiydi mesele.

Güçler ilişkisi elvermez, toplumlar geri çekilebilir, halklar yenilebilirdi.

Asıl mesele ruhen yenmek, zihniyet dünyasında iltihakı sağlamaktı.

Bu temel üzerinden kapitalist neoliberal ekonomi politikaların ve Amerikancı, sonsuz bencil, bireyci, iktidarcı değerlerin hakim kılınmasıydı mesele.

‘Pax Amerikana’nın sonsuz bekasını sağlanmasıydı mesele.  

Öncelikle işçi sınıfı ve giderek diğer emekçi sınıf katmanları temel önemdeydi.

Üretenler ve üretime bağlı toplum ve yaşam gerçekliği önemliydi.

Yaşam üretmekti.  

Kapitalist sınıfların bakış açısından, işçi ve emekçi halk güçlerini sınırlamak, üretimden koparmak, bütün ortakçı toplumların ve halk güçlerinin ve de ideolojilerin panzehiri idi.

İşçi sınıfının fabrika temelli emeğine oranla üretim verimini ileri derecede artıran bir makinalaşma evrimi, otomasyon devreye sokulacaktı.

Endüstriyel otomasyon teknolojileri ile işçi sınıfı emeğine daha az ihtiyaç duyulurken, kapitalizmin “olmazsa olmazı” azami kâr yasasının işleyişi bu oranda daha bir güçlenecekti…

Devam edeceğiz...

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.

ETİKETLER

Editörün Seçimi