Bir tanıklık üzerinden 12 Eylül darbesinin kültür ve edebiyat kırımı

78'liler Girişimi'nin düzenlediği “12 Eylül ve Kültürel Kırılmalar” panelinden bir kare. (Soldan sağa) Feyyaz Yaman, Nimet Tanrıkulu ve Faruk Eren

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Cumhuriyet’in son 60 yıllık tarihi, bir bakıma darbeler ve darbe girişimleri tarihi.

Rutine bağlanmış gibi, her on yılda bir darbe ile uyanmak bu memleketin siyasi kaderi oldu.

1950 Genel Seçimleri ile çok partili parlamenter demokrasiye geçildi, ama hemen 27 Mayıs 1960 darbesi bu gelişmeyi takip etti.

27 Mayıs darbesi ile herhangi bir yüzleşme/hesaplaşma yaşanmayınca, 12 Mart 1971 darbesi bunun arkasından gelecekti.

12 Mart darbesi ile de herhangi bir yüzleşme/hesaplaşma yaşanmayınca, 12 Eylül 1980 darbesi yaşanacaktı.

Bırakalım 12 Eylül darbesi ile yüzleşme/hesaplaşmayı, her on yılda bir darbeyle demokrasiye ayar vermek, askerleri ve türlü destekçilerini yoruyordu ki, darbeden demokrasiye geçme kisvesi altında, anayasasıyla, kanun ve kararnameleriyle, türlü önlemleriyle darbe rejimi kurumlaştırılacaktı.

Ancak yine de yeterli olmayacaktı ki 28 Şubat 1998 postmodern darbesi yapılacaktı.

1960 -2000’li arasında bildiğimiz bilmediğimiz birçok darbe hazırlıkları ve darbe girişimleri olacaktı.

Bunlardan, 21-22 Mayıs 1961'de Talat Aydemir'in darbe girişimi, 9 Mart 1971'de "sol" darbe" ve Org. Namık Kemal Ersun’un 1 Mayıs 1977 üzerinden hazırladığı darbe girişimi ilk akla gelenlerdi.

15 Temmuz darbe girişimi ise, bütün bu darbelerin ve girişimlerin demokrasi karşıtı birikimi üzerine tekçi rejimi inşa edecekti ki bu kez gerçekten darbelere gerek kalmayacaktı.

Hayatta her şeyin karşılığı var. 12 Eylül darbecilerinin yargılanması talebi ile 2000'li yıllardan itibaren bir hareket, tarih sahnesindeki yerini alacaktı. 78’liler Girişimi idi bu!

38. Uluslararası İstanbul kitap Fuarı'nda 78’liler Girişimi, “12 Eylül Darbesi ve Kültürel Kırılmalar” adlı paneli ile yer aldı.

Panelistler Faruk Eren (Gazeteci, DİSK Basın-İş Başkanı) ve Feyyaz Yaman (Karşı Sanat Koordinatörü) ve aynı zamanda paneli kolaylaştıran Nimet Tanrıkulu idi (Barış içinde kadın girişimi ve İnsan Hakları Aktivisti).

Faruk Eren’le başlayarak arkadaşlarımın tanıklık çerçevesindeki gözlemlerini aktaracağım.

Faruk Eren’in aşağıda aktardığımız ifadeleri kendi yaşanmışlığının, kültür ve edebiyat üzerinden tanıklığı.

Okuyalım.

"12 Eylül aslında kültürel olarak büyük bir imha operasyonuydu"

"40 yıl önceki bir darbeden söz ediyoruz. Bugünkü hayatımızdaki etkisini 40 yıldır nasıl gideremedik?

Sadece siyasi partiler yasası, YÖK, sendikalar yasası değil, 12 Eylül aslında kültürel olarak büyük bir imha operasyonuydu.

Bir kültürü, bir sol kuşağı sindirmeye, imha etmeye çalıştı. Ben, bugün bu ülkede yaşadığımız bütün kötülüklerin temelinde, bu son kültürün, son kuşağın ezilmesinin etkisi var diye düşünüyorum."

"12 Eylül'ün esas hedefi sol hareket ve işçi hareketleriydi"

"12 Eylül ne yaptı? Kimi hedef aldı?

Tabii ki sağ partilerin liderlerini cezaevinde tuttu, hatta idam edilen sağcılar da vardı, ama 12 Eylül’ün esas hedefinin sol hareket ve işçi hareketi olduğundan da herhalde herkes hemfikirdir.

Çünkü darbeciler, ekonomik ve politik olarak ülkeyi değiştirmek istiyorlardı. Bunun önündeki en büyük engel sendikalardı, işçi hareketleriydi ve sol hareketti."

12 Eylül öncesi sol hareket ve gençlik hareketi

"12 Eylül öncesi sol hareket neydi, ne anlama geliyordu, hem kişi olarak, hem kültürel olarak tanıklıklarımdan hareketle birkaç şey söyleyeceğim.

Türkiye’de sol hareket aslında bir entelektüel hareket olarak başladı, yani aydınlar, sanatçılar - İşte Nazım Hikmet’i biliyoruz; Orhan Kemal’ler, Ahmed Arif’ler, Enver Gökçe’ler…

Muazzam bir edebiyat geleneği, neredeyse 'sol’dan sorulurdu. Bunun bedelini çok ağır ödediler; uzun yıllar hapishanede yattılar.

Sadece romanda, edebiyatta değil, plastik sanatlarda, resimde - Balaban’lar, Abidin Dino’lar- veya daha sonra da sinemada büyük bir sol dalga vardı. Müzikte ve mizahta da böyleydi.

Mete Tuncay’ın "Osmanlı İmparatorluğu'nda Sosyalizm ve Milliyetçilik (1876-1923)" adlı harika kitabına bakarsak, Türkiye’de sol hareketin tarihi Osmanlı’nın son dönemlerine kadar gider.

Ama solun cisimleşmesi, kitleselleşmesi 1960 sonrası oldu. Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) kurulması, parlamentoya girmesi; DİSK’in kurulması, bir işçi hareketinin doğması ve aynı zamanda büyük bir gençlik hareketinin doğması…

Bu gençlik hareketi önemliydi ve 12 Mart Askeri Darbesi ile birlikte kanla bastırıldı. Hareketin dinamik kesimleri, özellikle gençlik hareketinin liderleri katledildi."

"12 Mart sonrası çok daha büyük bir sol hareketi gördü Türkiye"

"Ama 12 Mart, istediği şeyi beceremedi; o tüm katliamlara, baskılara, işkencelere rağmen…

12 Mart sonrası çok daha büyük bir sol hareketi gördü Türkiye. Neredeyse bütün üniversiteler, hatta artık 12 Mart öncesi 68 kuşağı dediğimiz kuşaktan farklı olarak, liseler, gecekondu mahalleleri, fabrikalar; dağ taş neredeyse solcu olmaya başlamıştı.

Tabii ki bu büyüyen harekete eş zamanlı olarak saldırılar da düzenlendi. Çok sayıda kayıp da verdi bu hareket."

"Sadece kendi özlük hakları için değil, ülke gündemi için de mücadele ediyorlardı"

"Hareketin büyüklüğünü anlamak için birkaç örnek bile anlatmaya yeter;

DİSK’in 12 Eylül geldiğinde 500 bin üyesi vardı. Bu şu anlama geliyor; şöyle bir oranlama yaparsak, ülke nüfusu o zaman 40 milyon, 42 milyon civarında. Nüfusun büyük çoğunluğu; yüzde 50’den fazlası kırsalda yaşıyor.

Şehir nüfusu çok az, dolayısıyla işçi sınıf sayısı az ve DİSK’in 1 milyon işçiyi örgütleme hedefi vardı; TÜRK İŞ’in ise 1 milyon üyesi vardı. 1,5 milyon sendikalı işçi vardı.

Ve bu sendikalı işçiler sadece kendi özlük hakları için değil, ülke gündemi için de mücadele ediyorlardı.

Örneğin, Demirel hükumeti Devlet Güvenlik Mahkemelerini çıkarmaya, yasalaştırmaya kalktığında DİSK’li işçiler direnişe çıktılar ve durdurdular.

16 Mart katliamından sonra DİSK, özlük hakkı için de faşizme ihtar görevi yaptı. Bu kadar büyük etkisi vardı.

Rakamlar şu açıdan önemli; bugün 80 milyonun üzerindeyiz, o dönemin iki katı nüfus. Ve nüfusun büyük bir bölümü şehirlerde; yani çalışan sayısı çok daha fazla. Ama sendikalı işçi sayısı eski rakamlara göre 13 milyon işçi var."

Gırgır: 40 milyon nüüfuslu ülkede 600 bin satan bir mizah dergisi

"Bambaşka bir alandan söz edecek olursak, Gırgır diye bir mizah dergisi çıkıyordu. Pekala solcu diyebileceğimiz bir dergiydi, iktidara çok sert eleştiriler yöneltiyordu; bir karikatür dergisiydi. Zaten çıkaran Oğuz Aral da TİP’liydi.

Gırgır, dünyanın en çok satan 3'üncü mizah dergisiydi. İnanılmaz bir rakam; birinci en çok satan -ki nüfus olarak devasa fark var- Amerika’da Mad; ikincisi Sovyetler Birliği’nde Krokodil; üçüncüsü Türkiye’de Gırgır.

Gırgır’ın bir sayısı –geçen gün Turan ağabeyle (Turan Günay Gırgır’ın Yazı İşleri Müdürüydü) konuştuk- bir sayısı 600 bin satmış. Yani 40 milyonluk bir ülkede 600 bin satan bir mizah dergisinden söz ediyoruz"

"Radikal bir sol hareketin dergisi 20 binin üzerinde satıyorsa, bu devasa bir gücü gösteriyor"

"Dönemin en yaygın politik hareketlerinden biri Devrimci Yol’dur. Devrimci-Yol, 15 günde bir yayımlanan bir dergi çıkarıyordu. Bazı sayılarının 50 binin üzerinde sattığı biliniyor.

Bugün Türkiye’de bakmayın tiraj raporlarına, Hürriyet 50 bin satmıyordur. Tiraj raporları abartılıdır. Veya Milliyet 20 bin satmıyordur. Cumhuriyet’in en gerçek tiraj 30 bin civarındadır.

Yani radikal bir sol hareketin dergisi 30 bin, 20 binin üzerinde satıyorsa, bu devasa bir gücü gösteriyor bence."

"Bu ülkede her 50 kişiden biri gözaltına alındı, işkence gördü"

"12 Eylül, işte bu sol hareketi durdurmaya çalıştı. Büyük bir baskıyla durdurmaya çalıştı.

Demin Nimet Tanrıkulu’in gösterdiği rakamlar vardı; gözaltına alınan insan sayısı 650 bin. Her 50 kişiden biri gözaltına alındı 12 Eylül’de… Dehşet bir rakamdır bu.

Gözaltına alınmak hani öyle karakola götürülmek falan değil, bu ülkede her 50 kişiden biri işkence gördü aslında. Bizzat işkence görmese bile, işkenceye tanıklık etti. Ki bu da işkencedir; işkenceye tanıklık etti."

"12 Eylül, kitabı silahla bir tuttu; özellikle sol diyebileceğimiz edebiyatı"

"12 Eylül sola bu saldırıyı yaparken solun tüm değerlerine etki ediyordu; örneğin bizleri yakalıyorlar, devrimcileri, teşhir ediyorlardı.

Zaten gözaltı süresi 90 gün –sonradan 45 güne indi- insanlar 90 gün pislik içinde, saçlar uzamış, bir masanın önüne diziyorlar, gazeteciler geliyor - TRT falan - fotoğraf çekiyor; kitapları koyuyorlar…

Gorki’nin “Ana”sı, Yaşar Kemal’in “İnce Memed”i veya Lenin’in, Marx’ın kitaplarının yanında edebiyat kitaplarını da diziyorlar ve üstlerine silahları koyuyorlar.

12 Eylül, kitabı silahla bir tuttu. Özellikle sol diyebileceğimiz edebiyatı…"

"12 Eylül, “Savaş ve Barış”ın aslında bir suç aleti olduğunu bütün topluma ima etti"

"Solun edebiyatla ilişkisi üzerine de geçerken, 12 Eylül öncesiyle ilgili birkaç şey söylemek gerekiyor.

Çok okuyan kuşaktı 78’liler denilen kuşak. Yani sadece üniversiteliler, liseliler değil... Ben Hasköylüyüm, kenar mahalle çocuğuyum; yukarımızda Okmeydanı vardı, biraz ileride Nurtepe, Gültepe’de arkadaşlarımız vardı…

Ben cezaevine girmeden önce bir sol külliyat okuyorduk, -ne okuyorduk? “Ve Şafakta Kazandık Zaferi”, “Seni Halk Önünde Ölüme Mahkum Ediyorum” gibi başka ülkelerin devrimci hareketlerini anlatan romanlar da okuyorduk.

Ama ben cezaevine girmeden önce “Savaş ve Barış”ı, “Anna Karenina”yı , Dostoyevski'nin “Suç ve Ceza”yı, birçoklarını okumuştum.

Yani bu, sadece bana özgü bir şey değildi; yani bir kenar mahalle çocuğu bile edebiyatla ilgileniyordu ve tiyatrolara gidiyorduk ve tabii ki sinemalara da gidiyorduk.

12 Eylül, bunu ezmeye çalıştı aynı zamanda. Yani “Savaş ve Barış”ın üzerine silah koyarak, “Savaş ve Barış”ın veya Gorki’nin “Ana”sının veya başka kitapların, aslında bir suç aleti olduğunu bütün topluma ima etti.

İnsanlar, böylelikle kitap okumaktan korkar hale geldi. Böyle bir yönü var 12 Eylül’ün."

"Türkiye’de binlerce, hatta on binlerce kitap yakıldı"

"Az evvel rakamlardan söz ettik; yakılan kitaplar vardı… Binlerce kitap yakıldı.

Hani hepimiz Nazi Almanya’sındaki o ünlü görüntüyü biliriz; kitaplar yakılır Naziler tarafından. Türkiye’de binlerce, hatta on binlerce kitap yakıldı.

Tabii trajik olan şeylerden biri şu; kitapları yakanların bir kısmı devrimcilerdi… Evlerine gelecek olan baskından korktukları için yaktılar, ama esas kitap yakmaktan söz ettiğim bu değil; devletin kendisi yaktı.

Bilim ve Sosyalizm Yayınları’nın bütün kitaplarını imha etti, SEKA’ya gönderdi. İşte “sakıncalı kitaplar” diye bir kitap silsilesi çıktı."

"Cezaevine Gırgır girmesi yasaklandı, çünkü moral bulmamız, gülmemiz istenmiyordu"

"12 Eylül günlerine gelirsek, cezaevleri bu sol kuşak tarafından doldurulmuştu; direnişte vardı aynı zamanda. Ama dışarıdan da edebiyatla, kültürle bir direniş vardı.

Ben mesela Metris’te yatıyordum, bize ilk yasaklanan ilk yayın organı Gırgır oldu. Cezaevine Gırgır girmesi yasaklandı, çünkü moral bulmamız, gülmemiz istenmiyordu. Ama Gırgır inatla çıktı.

Birçok sanat dergisi çıktı. Bunlardan bir tanesi böyle komik bir hikayedir; Yazarlar Kooperatifi (YAZKO) “Somut” diye bir gazete çıkardı. (Günlük gazete değil, sanırım 15 günlük) İçinde sanat, edebiyat yazıları olan bir gazete.

Anneme dedim ki “Anne bir dahaki görüşe gelirken 'Somut' gazetesinden alıp getirir misin bana” hani içeride okuyacağız, neler olup bitiyor diye.

Annem Avcılar’dan geliyor, Topkapı’da diğer ailelerle buluşuyorlar, oradan minibüsle Metris cezaevine geliyorlar, her gün buradan geliyorlar.

Orada bir gazete bayii var, o da belli ki bir solcu gazete bayii… Annem gidiyor oraya “Evladım bana bir 'somun' versene” diyor, adam da “Teyze biz gazete bayiyiz, ekmek satmıyoruz” deyince annem “Yok, yok… Gazete somun” diyor.

Ve aldı onu, yani cezaevine sokmadılar, ama annemin evinde duruyor."

"Sanat büyük bir çıkış yolu oldu; müzikte bir direniş başladı"

"Sanat büyük bir çıkış yolu oldu; 12 Eylül’ün o karanlığının kırılmasında büyük etkisi oldu.

“Toplum ve Sanat” çıktı, “Sanat Dünyası” vardı, “Düşün” vardı… Artarda edebiyat ve sanat dergileri çıkmaya başladı ve bu 12 Eylül’ün karanlığını kırmaya yönelik bir direnişti.

Mizah da öyleydi, müzik de… 12 Eylül’ün hemen ardından Ahmet Kaya, Ezgi’nin Günlüğü, Yeni Türkü, Çağdaş Türkü ve sonra tabii ki Grup Yorum çıktı…

Ve müzikte bir direniş başladı. Mesela ben cezaevinden çıktığımda, evde ilk dinlediğim kaset zülfü Livaneli’nin İstanbul Konserleri idi. Müzik de önemliydi."

"80 öncesi solu küçümseyen, hatta haraket eden romanlar çıkmaya başladı"

"Ama bir yandan ne yaptı 12 Eylül? Bir yandan da büyük bir saldıra başladı, yine kültürel anlamda.

Yani artık -Sovyetler Birliğ'nin dağılması süreciyle de paralel bu- bir yandan 'Elveda Proletarya' gibi kitaplar çıktı; işte 'artık işçi sınıfı yok, tahrip yok' gibi tezler çıktı.

Ve buna Türkiye’den de birçok insan atladı üzerine. Mesela Ertuğrul Özkök’te “Elveda Başkaldırı” diye bir kitap yazdı.

Solu, 80 öncesi solu küçümseyen, hatta zaman zamanda hakaret eden romanlar çıkmaya başladı.

Mesela Yalçın Küçük, biraz çıtayı da aşarak, her zamanki Yalçın Küçük’lüğünü de yaparak bunlara 'küfür romanları' dedi.

Çünkü bu romalarda solcular öyle bir tarif ediliyordu ki, 'cahil, 'hödük bir solcu' tipolojisi çiziliyordu. Ama hiç de öyle değildi o sol kuşak.

Bunu bugünlerde artık daha rahat anlıyoruz. Çünkü aradan zaman geçtikçe, özellikle o kuşağın insanları, artık yavaş yavaş kendi anılarını, yaşadıklarını anlatmaya, yazmaya başladılar.

Yani o döneme ilişkin çok sayıda külliyat var, hepsini sayamayız burada."

"Gezi'de mizahı tekrar gördük; isyan günlerinde her zaman yaratıcılık oluyor demek ki"

"Böyle bir kültürel kırılma yaşadık evet, büyük bir saldırı oldu. Ama 4-5 yıl önce Türkiye tekrar bir acayip bir şey yaşadı. Ve bu dünyada pek örneği olmayan bir şey...

Gezi isyanını yaşadık. Gezi isyanında mizahı tekrar gördük, edebiyatı tekrar gördük, sanatı tekrar gördük.

O sokaklarda, biz 70’lerin devrimcileri marşlar söylerdik, ama Gezi’de ne kadar hoş şarkılar duyduk.

İsyan, devrimcilik kültürel olarak büyük bir zenginlik ve isyan günlerinde her zaman sanat oluyor, yaratıcılık oluyor demek ki..."

ETİKETLER

Editörün Seçimi