Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi ya da ‘bir devlet dersi!’

Bundan 40 yıl önce yıl önce 1980-84 zaman diliminde Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'nde, insanlığa karşı olan tüm askeri darbelerin tarihsel karanlığında, işkencenin karanlık odalarında, insan kişiliği ve kimliği, yine insanlar tarafından yok ediliyordu.

2 Nisan 1984 tarihinde Genel Kurmay Başkanlığı, Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'nde çığlıkları arş-ı alaya yükselen bu ‘yok edişleri’ kendince şöyle açıklıyordu:

“53 ölüm olayına rastlandığı, bu ölüm olaylarında 14 kişinin kendini astığı ve yaktığı, 23 kişinin çeşitli hastalıklardan öldüğü, 7 kişinin ölüm orucu ve açlık grevinde öldüğü, 7 kişinin işkencede öldüğü bazı münferit hadiseler dışında işkence olaylarının olmadığı...”

Bu açıklamalar, alevler, ölüm askıları ve çeşitli hastalıklar yazan "ölüm raporları"nın soğukluğunda yalanlanarak, mezarlıklara doğru, sessiz bir çığlığın geri dönüşü gibi akıp gidiyordu.

Tarih sormaz mı?

İnsanlar neden kendilerini asmış, neden ölüm orucu ve açlık grevleri yapılmış?  

7 kişinin işkencede ölmesinin münferit sayılması nasıl bir şey?

Hangi dayanılmaz koşullara mahkûm edilmişler ki 23 insan çeşitli hastalıklardan ölmüş?..

“Merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler.”


Genelkurmay Başkanlığı işkenceyi ve ölümleri sıradan ve dışında gelişmiş hadiseler olarak açıklarken icraatını da itiraf etmiş oluyor.

Bu ülkenin cezaevlerinde ve Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'nde insanlar ölüyordu.

Ferhat Kuntay, Eşref Anyık, Necmi Öner, Mahmut Zengin (‘Dörtler’) 18 Mayıs’ta gecenin alacakaranlığında kendilerini yakarak 12 Eylül 1980-Mart 1984 yıllarının vahşete varan düzeyde ağır, sistematik, yaygın ve sürekli uygulanan işkencenin binlerce muhatabının ve mağdurunun tanıklığında ölüyorlardı. 

Niçin Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi?

78’liler Girişimi, 13 yıl önce, 18 Mayıs 2007’de Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'nde yapılan işkence ve vahşeti açığa çıkarmak ve kamuoyunda bilinir kılmak için Sultanahmet Cezaevi önünde ‘Dörtler’in ölüm yıl dönümünde yaptığı basın açıklamasıyla bir ‘dosya açtığını’ ilan etti.

Bu dosya üzerinden “Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu” formatına geçildi.

Diyarbakır’da 12 Eylül 2007’de binlerce işkence muhatabı ve mağdurunun katılımıyla 5 No'lu Cezaevi önünde yapılan basın açıklamasıyla bu ilan edildi.

Aynı gün, binlerle Koşuyolu Parkı'na yüründü ve burada Komisyon üyeleri 'yüzleşme' açıklamaları yaptı.

(Devamının başka bir makalede yazılması kaydını düşerek, konumuzla devam edelim)

Hatırlayalım…  

78’liler Girişimi’nin Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi çalışmasını başlattığı dönemde Cumhuriyet tarihinin derin kırılmalarıyla seçime gidiliyordu.

Demokrasinin evrensel yolculuğuna çıkarken, toplumun tüm kesimlerine saçılmış kırıklar, kanamaya devam ediyordu.

Camdan kırığımız, Türkler ve Kürtlerdi…

12 Eylül darbesi tüm demokrasi güçlerine karşıydı; milyon insan gözaltına alınmış, işkenceden geçirilmiş, tutuklanmış, askeri cezaevlerinde, hatta askeri mahkemelerde işkence ve baskı politikaları sürmüştü.  

Ama Kürtlerin payına daha ağır olanı, olağanüstü vahşet düşmüştü.

Ağır sansür; "Görme, duyma ve konuşma" diyordu.

Bu Türkiye toplumunun yaşanan vahşetten haberdar olmasını engellemişti.

Daha fazla dayanamayan Kürtler ise dağlara sığınmıştı.

O dönem sormuştuk, yineliyoruz: Böyle başlamadı mı?

Kürt sorunu yüz yıllık tarihsel ve toplumsal bir sorundu ve hep vardı.

12 Eylül sürecinde Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'nde yaşananlar, Kürt sorununun boyutunu ve niteliğini değiştirdi.

Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'nde insanların kişilikleri ve kimlikleri üzerine gidildi.

Bu Türkiye toplumun en hassas tarihsel/toplumsal fay hattında bir kırılma, hatta derin bir yarılma yarattı.

12 Eylül Cuntasının, Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'nde uyguladığı ırkçı-kafatasçı vahşetle yüzleşmeyenler, Kürt sorununun neden çözülmediğini bugün dahi anlayamazlar.

Yine soruyoruz: Böyle başlamadı mı?

Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi, yaşayan, gören, duyan her Kürdün derinlerine nakşettiği ‘bir devlet dersi’ olmadı mı?

 
Ne amaçlanmıştı?

‘Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu’ üyesi kadınlı erkekli 50 civarında akademisyen, bilim insanı, avukat, gazeteci, yazar, siyasetçi, insan hakları aktivisti olarak başlarken şu duygu ve düşünceleri taşıyordu:

Türklerin/Kürtlerin, birbirimizi anlamanın yolunun Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'nde yaşananları/yaşatılanları sorgulamaktan geçtiğine inanmıştı. 

Diyarbakır vahşetinin sorumlularının toplum vicdanında ve insanlığın ortak değeri hukukta yargılanmasının toplumsal yaraları adalet duygusuyla saracağı görüşündeydi.

Bu çerçevede adalet ve toplumsal barış için bu ülkenin tüm demokrasi güçlerini, ‘Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu’nu kurarak; yok edici karanlıkları var edenleri ve bu karanlıklarda var olanları, insan kişiliğini ve onurunu yok edenleri, insanlık suçu işleyenleri; demokrasinin aydınlığına, gün ışığına çıkarmaya davet etmişti.    

Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi karanlık sayfasını kapatmanın yolunun bu olduğuna, barışa giden yolunda bu olduğu görüşündeydi.

Böylesine tarihi önemde kapsamlı bir çalışma, yıllar içinde sabırla öre öre yürütüldü.

Türkiye’de eşi -en azından- zor bulunur çok yönlü bir birikime ulaşıldı.

Birikim süreci duyumu ve türlü araçlarla ‘anlatıyı’ getirdi; vahşetin boyutu kamuoyunda bilinir oldu.

Kamuoyunda ‘bilinirlik’ binlerce suç duyurusunu sağladı.

‘Suç duyurularının’ binleri aşan çokluğu ve ciddiyeti Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı'nın soruşturma açmasını sağladı.

Bu etki altında Diyarbakır 5 No'lu Askeri  Cezaevi dosyası Akil İnsanların raporlarına girdi;

“Diyarbakır Cezaevi'nin suçluları açığa çıkmalı, yargılanmalı.”


Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı, iddianameyi hemen hemen hazırladı, sunmak için gün sayıyordu.

Dolmabahçe Sarayı'nda bir Akil İnsanlar toplantısı bitiminde dönemin Başbakanı Erdoğan’a durum izah edilip, komisyonun kendisine bilgi vermesi talep edilince rahatlatıcı bir davranışla “anlatılacaklar hakkında bilgim var, biliyorum” cümlesi ve sonrasında Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi'nin duvarlarına adeta vura vura yaptığı konuşmada, “Bu duvarların dili olsa da konuşsa” cümlesinin vuruculuğu bir yana, ziyadesiyle bilgisi olduğuna işaret ediyordu.


Güvenlikçi politikalara geçilince

Yıllar ve yıllar sonra, kim olduklarını bilmedikleri; ama ‘batıdan gelmesini ve dertlerini sormasını bekledikleri insan kardeşleri’ mekanlarına kadar gelmiş, ‘ne yaşadıklarını’ sormuştu.

Onlar da güvenmiş, yaşadıklarını saatlerce en hassas noktalarına kadar kâh ‘ağlaya ağlaya’ anlatmışlardı.  

Anlatmak ‘yaralı ruhlarını’ sağaltıyor, tedavi ediyordu.

Hiçbiri “kör” bir intikam peşinde değildi.

‘Gerçekler bilinsin, bu zulmü yaşamamıza gerekçesi yapılan Kürt sorunu demokrasi içinde çözülsün, bir daha aynı şeyler yaşanmasın’ diyorlardı.   

Biraz saygılı/çekinceli, biraz da kaygılı başlayan yüzleşme görüşmeleri ne kadar da sıcak ve huzur içinde bitiyordu.

Hele görüşmeleri sürdüren gerçeğin ve adaletin peşindeki komisyon üyeleri…

2013’ün sonbaharı diye anımsıyorum. Soruşturmayı hazırlayan, iddianamesini sunmak için gün kollayan Cumhuriyet Savcısı başka bir ile tayin edildi.

‘Devlette süreklilik var’ düşüncesiyle, içlerinde Diyarbakır Barosu Başkanı, kaybımız Tahir Elçi’ninde olduğu üç avukat, iki akademisyen ve iki insan hakları aktivistinden oluşan yedi-sekiz kişilik heyetle Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı ile görüşmeye gidildi.

Gelen savcı, giden savcının çalışmasından bihaber, her şeye yeni başlıyormuş gibi dosyanın dökümlerini heyetten istemesi tuhaftı, ama…  İyi ki yedekler tedbiri alınmıştı…

İstekleri hep karşılandı, yetmedi.

Anlaşıldı ki Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi meselesi sadece bir insan hakları meselesi olmaktan çıkmış, Kürt meselesinin çözüm sürecinin bir argümanı olmuştu.  

Kürt meselesinin demokratik çözümü eğilimi güvenlikçi politikalarla yer değiştirince, Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi dosyası da rafa kaldırılmıştı.


Son cümleler

T.C devletinin en yetkili şahsiyetinin rahatlatıcı bir davranışla "Anlatılacaklarla ilgili bilgim var, biliyorum""Bu duvarların dili olsa da konuşsa" cümlelerine gelince…

Tarih unutmaz!

18 Mayıs 2020: başladığımız yeri unutmuyoruz!

  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.

ETİKETLER

Editörün Seçimi