Kavramların şifresi... “Tufan Planı” adında gizli olan ya da “Hayata Dönüş” adıyla gizlenen ne? (1)

Celalettin Can: Gazetemizde ‘Hayata Dönüş’ operasyonunu ile ilgili bir yazı dizisini katliamın yıldönümü vesilesi ile yayınladık.

Yayınladığımız yazı dizisinde davayı takip eden avukatlardan Gülizar Tuncer ve Güçlü Sevimli’nin ilettiği belgelerin katkıları önemliydi.

Ancak çalışmanın kapsamına rağmen yargı boyutunun tamamlanması bekliyordu.

Bugün davanın iki avukatının yanı sıra Avukat Several Ballıkaya’nın katılımı ile davanın yargı boyutunu, adalet ve hukuk boyutunu konuşacağız.

İlk bölümde Av. Güçlü Sevimli ile başlayalım. ‘Hayata Dönüş’ operasyonunun anlamı neydi, sonuçları ne oldu bunu bir ifade etmesini isteyelim.

Bu konuda Gülizar ve Several Hanımların da görüşlerini aldıktan sonra akabinde ikinci bölüme, asıl konumuza operasyonun hukuk ve adalet ve hukuk kısmına geçelim.

Av. Güçlü Sevimli: Belgelerden bu ‘Hayata Dönüş’ operasyonu devlet tarafından verilen bir isim olduğu öğrenildi. Bu bir hapishane operasyonu, bir hapishane katliamıdır.

Önceki operasyonlardan temel bir farkı aynı anda ülke çapında birden fazla hapishaneye, 20 hapishaneye aynı saatte, aynı anda yapılmasıdır.

Sebeplerine baktığımızda, hapishanelerle birlikte dışarıdaki muhalefete karşı da yapılmış bir operasyondu.

Operasyondan kısa bir süre önce IMF ile hükümetin yaptığı bir Stand-by anlaşması var. 

Bunun bazı sonuçları olacağı öngörülüyor; siyasi tutuklu ve hükümlülerin muhalefete etkileri dikkate alınarak, onları etkisizleştirme veya kabul edilebilir bir noktaya çekme bağlamında bir operasyondu.

Bir bütün olarak cezaevi infaz modelini değiştirme tercihi edildi. O güne kadar ki infaz modeli genel de E tipi veya kapalı cezaevleri çokça bilinen adı ile koğuş tipiydi.

Koğuş tipinin bitmesi gerektiğini düşünüyordu devlet. Siyasi tutuklular açısından koğuş tipi infaz modelinden, hücre tipi izolasyon hapishanelerine geçmenin bir amacı ve aracıydı bu operasyon. Sonuçları da düşünüldüğü gibi oldu.

Operasyonda tüm hapishaneler yıkıldı, koğuşlar kapatıldı ve buralardaki siyasi tutuklu ve hükümlüler yeni inşası biten F tipi, hücre tipi izolasyon cezaevlerine gönderildiler.

Devlet çok uzun bir zamandır koğuş tipinden hücre tipi, izolasyon tipi cezaevlerine geçmek istiyordu.

1999 yılının ikinci yarısında hızlı bir şekilde 6 adet F tipi cezaevinin yapımına başlandı, yılın sonuna doğru bu cezaevlerinin yapımı bitti.

2000 yılı içerisinde F tiplerinin 6 tanesinin yapımı bittiği için hükümette, devlette, özellikle adalet bakanı artık F tiplerinin yapıldığını, koğuşların kapatılıp siyasi tutuklu hükümlülerin F tipi cezaevlerine geçeceğini açıkladığı andan itibaren süreç başlamış oldu.  

Bu sürecin en temel aşaması, 19 Aralık 2000’de kanlı bir operasyonla birlikte bitti.

1999’un Eylül ayında Ankara Ulucanlar Hapishanesi'nde birçok tutuklunun vahşice öldürüldüğü operasyonlar oldu.

19 Aralık 2000’e kadar birçok kanlı operasyon oldu. Ümraniye ve Diyarbakır Cezaevlerindeki operasyonlardan kısa bir süre önce, aynı yılın yazında Bergama'da, Burdur'da kanlı operasyonlar oldu.

Devlet, bu kanlı operasyonların sonunda vahşete varanını 19 Aralık operasyonunu da yapmak suretiyle koğuş tipine son verdi, izolasyon tipi infaz modeline geçiş yaptı.

Celalettin Can: 99 dediniz o dikkatimi çekti, İmralı tecrit modeliyle ilişkisi var mı bu sürecin?

Av. Güçlü Sevimli: İllaki var. Sonuçta ilk infaz modeli, belki de Türkiye’de ilk ve en temel, en sert tecrit modeli İmralı hapishanesiyle başladı.

Tüm siyasi ve tutuklu hükümlüleri koğuştan alıp hücrelere koymak istiyorlardı.

Birbiri ile ilişkili. İmralı tecridinden bir yıl sonra operasyon başladı.

Av. Gülizar Tuncer: Ama İmralı'da biraz daha özel bir rejim uygulanıyor. Öcalan getirilip tek başına bir adaya hapsedildiği noktadan itibaren bir kriz yönetim merkezi adı verilen merkez devreye girdi.

Doğrudan Başbakanlığa bağlı ve devamında da o cezaevine özgü İmralı yönetmeliği diye bir yönetmelik çıkarıldı.

O zamana kadar 1930’lardan kalan Ceza İnfaz Kanunları, Tüzükler, Genelgeler, Yönetmelikler yürürlükteydi.

Yasal mevzuat anlamında, yasal dayanağın çok fazla önemi olmayacağı biçimde genelge ve yönetmelikler esas alınmaktaydı.

F tipi cezaevleri sürecinden önce Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanlığı arasında, “üçlü protokol” adlı bir protokol imzalanmıştı.

Savunma hakkı başta olmak üzere içerideki mahpusların birçok hak ve özgürlüğünü elinden alınmıştı.

F tipi cezaevleri açıldıktan sonra ‘Master Planı’ adlı bir plan devreye sokulmuştu. Master Planını yıllarca göremedik. Planın iptali için davalar açıldı; ama hiçbir zaman planın ne olduğunu anlayamadık. Böyle bir plan çerçevesinde yürütüldü işler.

2005'te infaz yasası, 5275 sayılı infaz yasası yürürlüğe girdi.

Ama bütün bunların dışında, özel olarak İmralı Cezaevi Yönetmeliği vardı, aynı geçmiş dönemlerde Diyarbakır Cezaevi'ndeki uygulamaların dayanağı olacak biçimde.

O dönem sadece Öcalan vardı. CPT’nin raporlarından sonra yanına başka hükümlüler götürüldü.

Ama hala o yönetmelik geçerli. İşte emre itaat yükümlülüğü, askere itaat yükümlülüğü…  

Öcalan, diğer hükümlüler uymuyorlar buna ama diğer mevzuatla, F tipi cezaevinde uygulananlarla kıyasladığımızda oradaki koşullar çok daha ağır…

İmralı Cezaevi'nde o yargılamaların başladığı andan itibaren avukat-müvekkil görüşmesi görevli huzurunda ama görevliler kar maskeli.

Konuşmaları kayıt altına alıyorlar, dinliyorlar, tutanaklar onlar tarafından kontrol ediliyor.
Avukatlar ne yazıp, çizmişlerse onları alıyorlar.

Avukatlar dişlerine, saç diplerine ve bıyıklarına kadar aranıyorlar.

Celalettin Can: Bu hala sürüyor mu?

Av. Gülizar Tuncer: Sürmüyor, zaten yıllardır, 2011 Temmuz’undan beri avukat görüşü yapılmıyor, sadece birkaç kez oldu.

Savunma hakkı, avukat-müvekkil görüşmesinin gizliliği ya da hükümlülere uygulanacak Tretman uygulamaları anlamında tamam uymuyorlar.

Fakat yönetmelik çok daha ağır hükümler içeriyor.

Ama biraz önce Güçlü’nün söylediği gibi tabi ki İmralı da ilk uygulama oldu hücre tipi cezaevi anlamında.

Ancak bunun dayanakları 1991 yılındaki 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 17. Maddesin de vardı.

Orada deniliyordu ki, tek ve üç kişilik hücrelerde kalır bu terör suçlusu olarak anılan suçlular.

Uygulanmıyordu ancak F tipi cezaevleri yürürlüğe girdikten sonra açılış yapıldı 19 Aralık sonrası.

F tipi cezaevleri olarak anılan yüksek güvenlikli cezaevlerinin esas modeli İmralı değil şüphesiz, Avrupa ve Amerika cezaevleri onların da kendilerinin ‘terör suçlusu’ olarak gördüğü siyasi mahpusları yerleştirdikleri cezaevleri aslında.

Avrupa ve Amerika’dan alınan modeller.

Avrupa Birliği'ne geçiş süreci ile beraber Avrupa’ya uyum sağlama adına F tipi cezaevleri inşa edilmeye başlandı ve milyon dolarlar harcamışlardı, açacaklardı illaki.

Böyle kanlı bir operasyonla yaptılar.

Av. Several Ballıkaya: 2000 yılındaki operasyonundan önce de Türkiye Cumhuriyeti tarihinde aslında cezaevleri hep problemli ve hep kanayan yara olmuş. Devletin sık sık yaptığı müdahalelerle, saldırılarla gündeme gelen bir olgu cezaevleri.

Aslında 1930’lardan itibaren İmralı var. Yassıada da var daha öncesinde değil mi? Yassıada var ama İmralı siyasi hükümlülerin gönderildiği bir yer, aynı zamanda ünlü siyasi tutukluların gönderildiği bir yer.

Çok denemenin olduğu bir cezaevi süreci var ama hücre tipi sistemi 1991’e kadar uygulanamamıştı.

1991’de çok ciddi bir deneme yaptı devlet. Eskişehir Cezaevi'ni açtı ve Terörle Mücadele Kanunu (TMK) çıkardı.

TMK’deki 4’te 3 infaz ve hücre de tek başına infaz sistemini uygulanması için Eskişehir Cezaevi'ni nakiller yaptı. Ölümlerde olmuştu cezaevi nakli sırasında.

Açlık grevleri, ölüm oruçları gelişti buna karşı, geri adım atmak zorunda kaldılar ve hücre tipi cezaevinin uygulanması rafa kaldırıldı.

Cezaevlerinde devletin yönelimlerinin bilincinde olan mahpusların oluşturduğu koordinasyonlar, dayanışmalar vardı.

Bunu kırmak gerekiyordu. Her deneyimin sonucunda bu başarılamamıştı. Sonra Ümraniye, Ulucanlar, Diyarbakır Cezaevlerinde pek çok deneme oldu ama tam anlamıyla başaramadılar.

1999 yılında F tipi cezaevine geçişin kesin kararı verildi.

MGK kararı bu cezaevine geçiş de her süreçten farklı bir süreç.

O dönem Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi, İstanbul Barosu olarak bu cezaevlerini gezmiştik. Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürünün de bulunduğu bir heyette vardı bu görüşme içerisinde. Çok sayı da sivil toplum örgütü de.

Bunun hücre tipi cezaevi olduğu, kabul edilemeyeceğine ilişkin açıklamalar yapıldı hemen akabinde.

Cezaevlerinde açlık grevleri, ölüm oruçları başlamıştı ve henüz 40’lı günlerdeyken sürecin ölüme dönüşmeden çözümlenmesi için görüşmeler yapılıyordu.

Pek çok aydının, sanatçının, İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman’ında katıldığı bir inisiyatifti. Fakat bir an geldi, devlet bu görüşmeleri bitirdi.

Gerçekte kamuoyuna sanki cezaevindeki mahpusların bu görüşmeyi devam etmek istemediği gibi bir yansıma olsa da biz yargılama sırasın da ortaya çıkan bilgilerden öğrendik ki aslında bunu devlet bitirdi.

Şöyle bitirdi: operasyondan önceki akşam yani 19 Aralık sabahı 04.00’te 20 cezaevine birden operasyon başladı.

Cezaevleri Merkez Koordinasyonun olduğu Bayrampaşa Cezaevi'nde 18 Aralık akşamı saat 20.00’de yani operasyondan çok kısa bir süre önce İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman son bir görüşme yaptı mahpuslarla:

‘Adalet Bakanlığıyla görüşebileceğini, bu sürece bir çözüm bulunmasını istediğine’ ilişkin görüşünü bildirdi.  

‘Operasyon yapılabileceğine’ ilişkin de görüşünü söyledi.

‘Karşıdan çok kısa bir süre talep ettiler.’ … ‘Mahpuslar ve bu işin çözüm bulunması için adım atacaklarına ilişkin sinyaller verdiler.’…  Yücel Sayman mahkeme ifadesinde bunu söyledi.

Yücel Sayman ‘mahpusların uzlaşmaya açık sinyallerinden’ yola çıkarak Adalet Bakanını arıyor ve ‘böyle bir sinyal aldığını, aslında zaman tanınırsa çözüm bulabileceğine’ ilişkin görüş beyan ediyor; ama Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, ‘artık bu iş bitti bundan sonra görüşme olmayacak’ diyor.

Adalet Bakanı’nın bu tutumundan sadece 6 saat sonra cezaevinde operasyon yapıldı.

Bayrampaşa Cezaevi'nde en kanlısı oldu. 12 kişi orada hayatını kaybetti. 6 kişi çok ağır biçimde yanarak hayatını kaybetti.

Şimdi bizler cezaevi ile ilgili bu davaları tabi takip ettiğimiz de gördük ki bu suçlar hep cezasız kalıyor.

Bu davanın da böyle bir kaderle sonuçlanabileceğini biliyoruz.

Böyle sonuçlanma olasılığına rağmen gerçeklerin açığa çıkması için, bu davaları takip ettik, edeceğiz de.

Bu dava takibi sırasında şunları öğrendik ki bu operasyon diğerlerinden çok farklı.

Çünkü devlet merkezli bir karar alınmış.  

Milli Güvenlik Kurulu oturmuş karar vermiş.

Tüm Bakanlar ve tüm Milli Güvenlik Kurulu üyeleri bir sene önce operasyonları planlamaya başlamışlar.

Taammüden işlenen bir suç bir yıl önceden tasarlanmış. Operasyon yapılacak 20 cezaevinin krokileri üzerinde çalışmalar yapmışlar.  

Gerekçe yapılan ölüm oruçlarının başlamasından çok uzun bir süre önce bu kararı almışlar, planlamayı yapmışlar.

Bu noktaya özel olarak dikkat çekmek istiyorum.

Cezaevlerine müdahale planlanırken, mahpusların açlık grevi, ölüm orucu gibi direniş gerçekleştirebileceğini de öngörmüşler.

Askeri kurmay bakış açısıyla tüm olasılıkları göz önüne alarak bir planlama yapmışlar.

Adı bile manidar: “Hayat dönüş” operasyonu…

Ölümü kamuoyuna “Hayat” diye lanse ettiler.

Ancak biz avukatlar belgelerden planlanın operasyonun asıl adını da gördük; operasyonun gerçek adı “Tufan Planı” …  

Yaşatıldığı gibi “Tufan Planı” sadece bir ad değil, kendisi de aslında tastamam bir “Tufan” …

Belgelerden, mahkemede ortaya çıkanlardan ve somut yaşatılanlardan içeriğine baktığınızda da gerçek anlamda bir savaş düzenini göre bir plan yapıldığını görüyorsunuz.

Kullanılan silahlar, kullanılan güçler, ne şekilde müdahale yapılacağına ve yapıldığına ilişkin tam bir savaş düzenini görüyorsunuz.

Bu açıdan diğer hiçbir operasyona benzemiyor.

Sonuçları da çok farklı tabi.

Operasyondan sonra F tipi cezaevi sürecine kesin geçilmiş oldu ve bir daha geri dönüş olamadı.

Bu müdahalenin diğerlerinden farklı bir şeyi var; sadece cezaevi için planlanmamış olması ayırt edici bir özelliği…

Aynı zaman da demokratik kitle örgütleri ve ailelerin hareketleri, basının yönlendirmesine ilişkin çok ayakları olan bir plan…  

Yani bütün bunlarla birlikte planlanmış; basının nasıl haberler yapacağına ilişkin planlama aslında başlı başına diğer müdahalelerden farklı.

Yeniden bir toplum organizasyonu hedefi var.

Siyasal muhalefetin durdurulması hedefi de var.

Dikkat ederseniz cezaevlerini ve siyasal muhalefetin gelişimi, operasyon ve F tipi cezaevlerine geçişten sonra farklı bir mecraya girdi.

Bunun tabi 1999’dan itibaren işleyen başka planlarla tam bağlantısını bilemiyoruz, o siyasal değerlendirmelerle ilgili bir şey.

Celalettin Can: Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, “F Tipi cezaevi sürecini erteledik” diye bir açıklamada yapmıştı. Yukarıdaki olumsuz tavrı karşısında bu nereye oturuyor?

Bir de Mehmet Bekaroğlu da “Bizi aldattılar” demişti, niye aldattılar, bunları nasıl okumalı?

Av. Gülizar Tuncer: Niye aldattılar? Çünkü uzlaşma diye bir şey yok. F tipi cezaevlerini ne yapıp edip açacaklardı. Bir yıl öncesinden hazırlıkta bu yüzden yapılıyordu.

F tipi cezaevleri Avrupa projesi.

Cezaevlerinin inşaatına başlanmış sadece mekânsal anlamda cezaevleri hazır olduğu için, o kadar çok para harcadıkları için değil; devlet bürokrasisi merkezi bir operasyona, merkezi bir düzeyde karar veriyorlar.

Bütün devlet bürokrasisi, yani askeri/güvenlik bürokrasisi oturmuş bu işe karar vermiş. Siviller de ikna olmuş…  

19 Aralık'taki operasyon adına hayata dönüş denilen operasyon, bir katliam.

Cezaevlerinde o zamana kadar yapılan katliamlar içinde sonuçları itibari ile en ağır olanı.

Aslında bir imha operasyonu, Türkiye devrimci hareketini yok etme, muhalefeti pasifize etme operasyonu.  

Sadece F tipi cezaevlerine geçişi sağlamak değil amaç…  

Güçlü de biraz önce anlattı o dönem IMF politikalarını yürürlüğe sokmak istiyorlar ve toplumun en ileri, en örgütlü unsurları sonuçta cezaevindeki insanlar.  

O örgütlülüğü sadece etkisiz hale getirmek değil, imha etmek ve oradan hareketle de toplumun, siyasal muhalefetin bu IMF politikalarına karşı sesini çıkarmasını, tepki göstermesini engellemek istiyorlar.

Celalettin Can: Davayı takip eden avukatların buraya kadar ifade ettiklerinden çıkarılabilecek çekirdek ana fikir: Türkiye’nin karar vericileri bir yıl önce cezaevleri meselesini köklü bir şekilde çözme kararı vermişler.

Bu kararı verdiklerinde operasyona gerekçe yaptıkları gibi ortada herhangi bir açlık grevi, ölüm orucu veya benzeri bir direniş yok.

Kararın verildiği tarihten itibaren ilginç bir şekilde cezaevlerinde gerilim koşulları doğuyor. 

Buna paralel eksiksiz bir zalimlikte askeri kurmay bakış açısıyla çok yönlü bir planlama geliştiriliyor.

Ama bir nokta geliyor, tutuklu ve hükümlüler ağırlaşan koşulara çözüm bulmak için açlık grevine gidiyorlar.

Direniş 40’lı günlere geldiğinde, barolar, aydınlar ve demokratik kitle örgütlerinin aracı olma süreci ivme kazanıyor; ama bunların tutuklu ve hükümlülerle çözüm arayışlarına devletin göz yummasının asıl nedeni 'sonuna kadar çözmek istendi' ama uzlaşmadılar algısı yaratmak. Yani bir tür PR çalışması…

İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman çözüm arayışında görülebileceği gibi çözüm sinyalleri ortaya çıktığında Adalet Bakanı ‘Artık bu iş bitti bundan sonra görüşme olmayacak’ demekle, aslında bir an evvelde operasyonu başlatıp o uzlaşmanın kamuoyu tarafından bilinmesini istenmediğini somutlamış oluyor.  

Nitekim, görüşmeci heyet içerisinde yer alan ve dönemin Saadet Partisi Milletvekili Mehmet Bekaroğlu, basına verdiği demeçte devlet yetkilileri için “Bizi kandırdılar” demişti.

Tutuklu ve hükümlülerle görüşme, kamuoyunu oyalamak amacıyla yapılmıştı. Devlet operasyon yapmaya kararlıydı.

Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk yaptığı açıklamada, “Operasyona bir yıl önceden hazırlanmıştık” demişti zaten.

("Operasyona bir yıl önceden hazırlanmıştık (2)", Celalettin Can)

 

Devamı gelecek...

* Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.

ETİKETLER

Editörün Seçimi