Liberallerin ya da Babacan’ın ufak tefek sorunları

Bugün Türkiye’de liberallerin ve liberalizmin temsiliyeti, AKP’den hangi noktada ayrı düştükleri, özgürlükçülükleri vb. tartışılmaya muhtaç konular var. Çünkü temsiliyet konusunda bir muğlaklık ile karşı karşıyayız; örneğin Nagehan Alçı’nın kendini liberal olarak tarif etmesiyle bir Daktilo1984 liberalinin politik konumlanmışını aynı kefeye koymuyoruz. Tarihsel olarak Türkiye’yi dünyaya açan Turgut Özal’da liberalizm vücut bulurken, içeride meclisi işlevsizleştiren kararnamelerin mucidi ya da seçim kanunuyla kendi lehine oynayan Turgut Özal da liberalizm eleştirisine dahil midir, fazlaca tartışıldığını görmedik.

Güncel bir örnek olarak Ali Babacan’ın liberalizm temsiliyeti bugün en steril liberal tarafından dahi kabul edilebilir gibi anlaşılıyor. Çok konuşulan 140 Journos belgeselinde Ali Babacan, AKP iktidarıyla kopuş miladını Gezi Direnişi olarak açıklıyor. Oysa liberal muhalefetin ve liberallerin yükselen otoriterlik eleştirileri, Gezi’yi hazırlayan koşullarda değil de Gezi’den sonra ortaya çıkan ekonomik müdahalecilikte kamusal olarak daha görünür oldu. Yani güncel durumda AKP-MHP birlikteliğini yer yer 50 sene önceki sosyalizm deneyimlerine benzeten liberallerin, Türkiye’de çoğu insanın telefonunun dinlendiği, sınav sorularının çalındığı, mahkeme kumpaslarının bugünden farklı olmadığı koşullardaki görünürlüğü bir soru olarak havada duruyor. O dönemin kabine üyesi Ali Babacan’ın konuya yaklaşımında katı bir ekonomik ve siyasal alan ayrımı görüyoruz. Hatta kabaca anlaşılan şu; Gezi öncesi demokratik olmayan Türkiye’de bugüne göre batıdan alınan borcun faizi daha düşük, döviz daha stabil, işsizlik verileri daha aşağıda, dolayısıyla o günler, içinde bulunduğumuz günlerden daha iyi. Peki birisi çıkar da o günler ile bugün arasında diyalektik bir ilişki kurarsa?

Bir anlığına emperyalizmin, kapitalist birikimin bir aşaması olduğu tespitini kenara bırakalım; liberaller gibi sosyalizmin ve faşizmin kardeş olduğunu kabul edelim. Türkiye’de Ergenekon operasyonunun da emperyalizmi özgürlüklere önceleyen soğuk savaş kalıntılarının yarım kalan tasfiyesi olarak tarif edelim. Bu tariften ilkokul mezunu bir vaiz ile cemaatinin darbe girişimine oradan da AKP-MHP birlikteliğine uzanan yol arasında sizce de bir kopukluk yok mu? Bu kopukluğa dair kamusal alanda gördüğüm tek liberal özeleştiri Yıldıray Oğur’a ait olan “kullanışlı aptallık” idi. Bugün sosyalizm deneyimlerindeki başarısızlıklar ya da Doğu Perinçek, Devlet Bahçeli gibi figürlerde vücut bulan arkaik soğuk savaş siyasetçiliği, liberalizmin açıklarını kapatmıyor. 

Yolsuzluk cenneti, popülist ve az gelişmiş ülkeler için özgürlük mücadelesinin bayrağını birlikte taşıyalım ama az gelişmişlik vurgusundaki az olanın o ülkelerin tembelliği olduğu tespiti komik değil mi? Diyelim ki Trump bir popülizm komplikasyonu, Trump’ı da Thatcher ya da Özal gibi “itibarlı ve yaratıcı” liberaller ile birlikte anmıyoruz. Fakat Irak’ta nükleer silah var yalanını da işgal için dolaşıma sokan Trump değildi. 90’ların başında Özal’ın Irak işgali için hevesi unutulmuş değil. Bu bahiste konunun otoriterlik ya da diktatörlük olmadığını biliyoruz; Saddam’ın ABD desteği aldığı günlerde radikal demokrat olmadığını da biliyoruz. Dolayısıyla bütün bu liberal dış politika manevralarında liberallerin bize müjdelediği şeffaflık ya da demokrasi ciddiyetten uzak görünüyor. Çok konuşulan o argümanla bitirelim kapılar açıldığında az gelişmiş ülke vatandaşları liberal batıya hücum ediyor bu doğru ama çok gelişmiş liberal ülkeler kapılar açılmadan da az gelişmiş ülkelere hücum ediyor. Bunun adına da emperyalizm deniyor.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.

ETİKETLER

Editörün Seçimi