Ne işimiz var Suriye’de?

Merhaba… Bugün de iyi ve neşeli şeyler söylememi beklemezsiniz herhalde.

Ne işimiz var İdlib’de? 33 çocuğumuzun ölüm haberi geldi. Şehit diyorlar! Şehit filan değil, pisi pisine gencecik yaşında Niyaziler onlar. 

İşine gelince -Libya’da- BM tarafından tanınan resmi hükümetin çağrısıyla gidiyormuşuz. Peki BM tarafından tanınmış Suriye devletinin -adına devlet dememek için REJİM diyor- topraklarında ne işimiz var?

Taa 1998 yılında o zamanın Suriye’si ile varılan mutabakat, her iki tarafın kendi topraklarında terör örgütlerini barındırmamak için verdikleri taahhütlerden oluşuyordu, daha çok da Suriye’nin taahhütlerini taşıyordu. Türkiye’nin amacı, Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasını sağlamaktı. Yoksa birbirlerinin topraklarına girip istediğini zorla elde etmelerine zemin oluşturacak hiçbir maddesi yok. 

Astana, Soçi, Moçi’ye gelince, Türkiye, Rusya ve İran’la mutabakat sağlıyor ve Suriye’nin tarafı olmadığı bu mutabakatlara uluslararası hukuk diyor… 

ABD’nin ne işi var, Rusya’nın ne işi var? Onların varsa bizim de var.  Herkes çalıyor, o halde benim de hırsızlık yapmaya hakkım var der gibi bir şey. Ne güzel mantık değil mi? 

Sonra da sen kaç TANE düşmanı etkisiz hale getirdin, ben kaç tane. İğrenç bir aritmetik hesabı. Tane ile sayılanlar ise, Türk veya Kürt veya Arap gençlerin canları. Onlar tane değil, İNSAN. 

Gazeteci Aydın Engin, T24’teki yazısında sormuş:

"…Biz Libya’da (…) yönetici kahraman askerlerimiz ve Suriye Milli Ordusu'ndan ekiplerimizle oradayız. Birkaç tane şehidimiz var. Ama birkaç tane şehidimizin karşılığında 100'e yakın o lejyonerlerden etkisiz hale getirdik. Şehitler tepesi boş kalmayacak…"

Neresinden tutalım bu yürekler acısı mantığın? 

Sormayalım mı:

"Yönetici kahraman askerlerimiz" ne demektir. Libya’da neyi yönetiyor bu "kahraman yönetici" askerler? Bu "kahraman askerler" ne demeye Afrika’nın kuzeyinde petrol zengini, iç savaş vurgunu bir ülkedeler? 

Sormayalım mı:

"Suriye milli ordusu" denen çapulcu, cihatçı takımı nereden "bizim ekibimiz" oluyor? 

Yoksa "bizim" derken "şahsımın ekibi" mi denmek istendi? 

Uzayıp gidiyor sorular… Ama sormak da yasak, karşı çıkmak da. Nitekim RTÜK başkanı Ebubekir Şahin hemen aba altından sopayı gösteriverdi.

"Medya kuruluşlarının resmi açıklamalar dışındaki bilgileri gerçekmiş gibi sunmaması ve milli meselelerde sorumlu yayıncılık yapması konusunu önemle hatırlatıyoruz. Kanunun verdiği yetkiyle yayınlar yakından takip edilmektedir. Aldatma ve kandırma taktiklerine karşı duyarlı davranılması gerektiğini tekrar ve ısrarla hatırlatıyoruz”

Sağ olsun sansür mekanizmamız, tıkır tıkır işliyor. Geçen hafta Berat Albayrak’ın Kanal İstanbul güzergâhında arazi kapattığı haberlerine mahkeme kararıyla erişim yasağı konulmuştu. Bu hafta “tavşanın suyunun suyu” da çıktı. Bu haberlere erişim yasağı getirildiği haberlerine de İstanbul Anadolu 8. Sulh Ceza Hakimliği kararı ile erişim yasağı getirildi. 

Bu arada Twitter’dan da web sitemize bir yazı geldi. Diyor ki: 

Twitter hesabınızla ilgili tarafımıza iletilen mahkeme kararı hakkında sizi bilgilendirmek amacıyla bu e-posta mesajını gönderiyoruz.

Twitter aşağıdaki içerik ile ilgili şu an için herhangi bir işlem yapmamıştır. Ancak, bu içerik hakkında ileride bir işlem yapmak durumunda kalabiliriz. Kullanıcı hesabınızdan belirtilen içeriği gönüllü olarak kaldırmak isterseniz ya da ekteki talep sizin Twitter kullanıcı hesabınızla ilgili değilse lütfen bizi bu e-posta mesajına cevap vererek bilgilendiriniz. 

Yanıtımı hemen buracıkta veriyorum işte. Görmeyeniniz varsa, gene yasaklanmış bir mizah dergisinin, Leman’ın kapağı aynen şöyleydi:

Mizah biye bir şey var ve ona kurşun işlemiyor…

***Karagöz ile Hacivat ***

Orta yerde bir hindi şaşkın şaşkın dolaşıyor

Hacivat: Hoppalaa, bu da nerden çıktı yahu. Komşu komşu huuu …

Karagöz: Burdayım hacı cavcav, ne var?

Hacivat:  Görmüyor musun bir misafirimiz var.

Karagöz: A- aaa…. Bir baba Hindi, heey Allah… taa Hindistan’dan gelmiş, hoş gelmiş.

Hacivat: Yahu ne ilgisi var Hindistan’la?

Karagöz: E, adı üstünde. Hindu, hindi, aynı şey. Amerika’dan gelse Amerikani olurdu.

Hacivat: İlahi, zaten Amerika’dan gelmiş. Ama biliyo musun? Amerika’da ona Törki diyorlar, yani Türkiye.

Karagöz: Hoppalaa nedenmiş peki?

Hacivat: Ben de bilmiyorum valla, ama öyle işte.

Karagöz: Haaa, ben anladım.

Hacivat: Ne anladın?

Karagöz: Bak, düşünüp duruyor kara kara.

Hacivat:  Eee, ne olmuş düşünüyorsa?

Karagöz: Düşünüyor düşünmesine ama konuşamıyor işte, aynen bizim gibi, Türkiye gibi.

Hacivat:  Hay çenen tutulsun münafık… 

*** 

Birkaç gün önce 28 Şubat, yapanların kendi tanımları ile “Post-Modern” darbenin yıl dönümüydü.

“Tükenmez Haber” Web sitesinin bu vesile ile hazırladığı bir program için yeşil biraderim Abdurrahman Dilipak ile bir araya geldik.

Dilipak ile ben. O İslami dünya görüşünde, ben ateist. İki ayrı kutup gibiyiz, işte bizi yan yana getiren şey de tam bu nokta: Kutuplaşmaya karşı mücadele. Üç kitap yazdık Kırmızı ile Yeşil olarak, aynı konudaki farklı görüşlerimizi yan yana getiren, bir de kaset, o Nazım Hikmet okudu, ben Mehmet Akif. İkimize de yöneltilen soru her ne kadar farklı yönlerden de gelse, aynıydı: 

Ne işin var o Allahsızla? Ne işin var o yobazla?

Hep aynı yanıtı verdik: 

Nevizade’de kafa çekmeye gitmek, Cuma namazına birlikte gitmek gibi  

bir işimiz yok. Ama Türkiye savaşa bulaşmasın diye TBMM’ne gidip vekiller oylamaya girerken yan yana önlerinde durmak ve “Sakın elinizi kana bulamayın” demek gibi işimiz, işlerimiz var, hem de çok sayıda. 

100 konunun 95’inde anlaşamayabiliriz. Zira onun referansı kitap, benimki aklım ve insanlığın yüzyıllar boyu çektiği acılardan oluşturduğu ortak akıl. 95 konuda 95 yıl tartışıp durmak yerine neden diğer 5 konuda ortak hareket etmeyelim? Depremde yıkıntıların altında kalan insanları kurtarmaya çalışanlar yanlarındaki kişinin hangi partiden olduğunu mu sordular?

***

Bu satırları yazdığım anlarda Tayyip beyin Suriye’de kendi elceğ’ziyle imal ettiği kriz giderek büyüyor, her gün daha çok kana ve cana mal oluyor. Hiç mi umut yok peki?               

Sevgili Tevfik Fikret, yüzyıl öncesinden bize sesleniyor, cesaret veriyor: 

Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa,

Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.

Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa

Sönmez ebedi, her gecenin gündüzü vardır.
 

  • Sevgili okuyucular, bu ve bundan önceki tüm yazıların video versiyonları (Düşün, düşün… adlı dizi) şu adreste:
  •  

https://www.youtube.com/playlist?list=PL4XgOecTFdsEGPQ4qt9IX6_PMLrOb-I7T

* Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.

ETİKETLER

Tümü Şanar Yurdatapan - Diğer Yazıları

Annamaz, annamaz, ama onun dediğu dediktur! 28.05.2020
Ne var, ne yok? 18.05.2020
İyi haber, kötü haber 12.05.2020
Bahar gelmiş, hoş gelmiş 04.05.2020
Neş’e doluyor mu insan?  27.04.2020

Editörün Seçimi