Sabahattin Ali: 71 yıldır kanayan yaramız

Türkiye’yi bir cümlede tarif etmem gerekse; ‘kahkahalar ile gülerken gözden süzülen birkaç damla yaş’ diyebilirim. O süzülen yaşların önemli sebeplerinden biridir Sabahattin Ali.

71.ölüm yıldönümünde Sabahattin Ali konusunu ikiye ayırarak konuşmak gerekir. Birincisi uluslararası değerdeki öykücülüğü, şairliği ve romancılığıdır. İkinci konu ise öğretmenken Atatürk’e hakaret eden bir şiir yazdığı gerekçesiyle aldığı ceza ve trajik katline giden süreçtir.

İkinci konudan devam edersek; Sabahattin Ali’ye atfedilen, Atatürk’e hakaret içerdiği söylenen şiir Sabahattin Ali’den beklenmeyecek basitliktedir. Biraz Sabahattin Ali okumuş birisi, o şiirin Sabahattin Ali’ye ait olmadığını kolaylıkla anlar. Doğrudur, dönemin komünistleri Cumhuriyet kadrolarına ve Mustafa Kemal Atatürk’e eleştirel bakmışlardır. Fakat görmek gerekir ki bu eleştirel bakış düşmanca değildir, aksine eleştirerek ve sahiplenerek bir üst aşamaya güncelleme çabasıdır. Bu çaba siyaseten eleştirilebilir mi; eleştirilir. Sovyetler Birliği bağlamında dönemin komünistleri de siyaseten eleştirilebilir; Sovyetler Birliği dünyayı faşizmden kurtarırken verdiği milyonlarca canla, işçi sınıfının sosyal kazanımlarıyla da hatırlanabilir, merkezi yönetimin yetkileri yerelle yeteri kadar paylaşmamasıyla, gericileşen dar yönetici kadroları ve yozlaşma ve baskıcılıkla da hatırlanabilir.

Sabahattin Ali’ye başka siyasal ve kişisel sebeplerle ‘Atatürk’e hakaret’ suçunu kullanarak eziyet etmek istenmiş. Sabahattin Ali de Mustafa Kemal Atatürk’e yazdığı mektupta bunu söylüyor zaten. Bu sürecin benzerini ben de yaşadığım için Sabahattin Ali’yi anlayabiliyorum. Bu öyle bir süreç ki geçtiğimiz ay sahnede komedi performansı gerçekleştiren Emre Günsal isimli bir genç, kendince Mustafa Kemal’i överken (Tamamını okuduğunuzda Mustafa Kemal’i övdüğünü anlamak için basit bir kavrama yeteneğine sahip olmanız yeterlidir.) Atatürk’ün şahsına hakaret suçlamasıyla tutuklandı, bir süre sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. 71 yıldır bunu yapan insanların Mustafa Kemal Atatürk’ü ya da Cumhuriyet kadrolarını zerre kadar umursadığını düşünmüyorum.

Sabahattin Ali’yi öldüren şahısla ilgili bu bağlamda bir şey söylemeden bu yazı eksik olur. 90’ların ünlü bir İçişleri Bakanı, bu tür cinayet işleyenlere “devletin tosunları” diyordu. Bunlar kendilerine bakılacağını bilerek bu cinayetleri işlediler. 71 yıl önce Sabahattin Ali, bu karanlık ilişki türünün ilk kurbanı oldu.

Dönelim birinci konuya; bugün ‘Şirince’ adıyla bildiğimiz Çirkince adlı köyün 4 sayfalık öyküsü; yüzlerce sayfalık makalelerde göremeyeceğiniz çarpıcılıkta tasvirler, göçün, yer değiştirmenin etkileri, Sabahattin Ali’nin kaleminden çıkmadır.

‘Aldırma Gönül’ şiirinde “...dışarıda deli dalgalar/gelip duvarları yalar/seni bu sesler oyalar/aldırma gönül aldırma” dizelerindeki Sinop Cezaevi tasviri kadar güçlü betimleme kaç metinde görülmüştür?

Kuyucaklı Yusuf’taki merkezi iktidarın yerele yabancılaşması bugünün kayyumlarına kadar uzanan bir süreç değil midir? O günkü taşrayı Sabahattin Ali kadar iyi tasvir edebilmeye yaklaşan bir Nuri Bilge Ceylan var elimizde.

İçimizdeki Şeytan’da, 40’ların aydın, akademi ve basın eleştirisi kadar gerçekçi ve derinlikli kaç metin vardır edebiyat tarihimizde?

Sadık Gürbüz’ün sesinden ‘Benim Meskenim Dağlardır’ dizelerini dinlediğinizde, hani Sabahattin Ali diyor ya; “...bir gün kadrim bilinirse/ismim ağza alınırsa/yerim soran bulunursa/benim meskenim dağlardır.”

Dünyaya Sabahattin Ali gibi bir yazar armağan ettik ve o yazarı kafasına vura vura öldürdük. Çok utanç ve acı verici.

 *Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.

ETİKETLER

Editörün Seçimi