Sağlık sistemi, grip salgını, insan hayatı...

Biraz şahsi bir başlangıç olacak, ama sanırım çoğu okuru ilgilendiriyordur; şimdi 10 yaşındaki oğlumun vücuduna bu yaşına kadar zorunlu aşılar dışında hiç ilaç girmemişti.

Geçtiğimiz cuma günü okulda ateşi yükselmiş, eve yollamışlar. Akşam ateş 40 dereceye yaklaşınca bir hastanenin acil servisine gittik.

Serum takıldı, ilaç yazıldı, dördüncü günde iyileşmeye başladı...

Cuma akşamı acil servis, benzer şikayetle gelen bir sürü insanla, özellikle çocuklarla doluydu.

Sonra öğrendim ki, ailemizin başka başka şehirlerde yaşayan neredeyse tüm mensupları hastalanıp yatağa düşmüş.

Acil tıp uzmanı bir hekim arkadaşımla konuştum, bütün hastanelerin acil servislerinin bu yeni tip grip vakasıyla dolup taştığını söyledi.

“Önleyici sağlık hizmetleri” diye bir şeyden bahsedildiğini hep duyarız da, nasıl bir şeydir bu “hizmet” bilmeyiz. Sadece adı dolaşır ortada.

Halbuki en azından çocuklar için okullarda, bu salgınla ilgili bir şey yapılamaz mıydı?

Tabii kaynak ayırmak lazım!

Bu “kaynak” denen şey kamu yararına bir iş bahis konusu olduğunda bir türlü bulunamıyor. Halimiz bu...

Hastalıkları göçmenler mi taşıyor?

Bir arkadaşım, utana sıkıla, “Bu yeni tip hastalıkların göçmenlerle geldiğini söylüyorlar” dedi.

Utana sıkıla söyledi; çünkü sözlerinin ülkede iyice tırmanan göçmen düşmanlığının bir parçası gibi anlaşılmasını istemiyordu.

Öte yandan, haklılık payı olabilir. Mesela “kuş gribi” dünyaya Çin’den yayılmıştı.

Kendi adıma dünyanın “egzotik” tabir edilen bölgelerine, mesela Kenya’ya giderken belli aşılar yaptırmam gerekmişti.

İstanbul’da, Karaköy’de bulunan liman sağlık ocağında aşı olunuyor.

Kenya devleti sınır girişinde sarı humma aşı belgesini göstermenizi istiyor.

Kenya’ya giderken bir de önlem olsun diye sıtma ilacı kullanmam gerekmişti.

Başka ülkelere giderken aşı yaptırmak, ilaçlar almak çok doğal; bambaşka bir coğrafya, değişik bir hava, alışık olmadığımız bakteriler ve haliyle hastalıklar...

O ülkelerin de kendi nüfuslarını hastalıklara karşı korumak için sizden aşı gibi bazı talepleri olması normal.

Türkiye’ye giren ve burada çoğu zaman güvencesiz ve kaçak çalışmak zorunda olan milyonlarca göçmenin bir sağlık taramasından geçirilmiş olması mümkün değil.

Ne gibi sağlık riskleri bulunduğuna dair bir araştırma var mı, onu bile bilmiyoruz.

Göçmenler kendi coğrafyalarına özgü hastalıklarla Türkiye’ye giriyor, bizim bağışıklık geliştirdiğimiz buradaki mikroplara karşı ise tamamen savunmasız kalıyorlar.

Hiçbir sağlık güvenceleri olmadığı için, çoğu durumda parasızlıktan özel hastanelere de gidemedikleri için perişan oluyorlar.

Hep beraber yepyeni hastalıklarımızın olması gayet doğal tabii.

Aşı karşıtlığı yayılıyor

Son zamanda modern tıp biliminin geliştirdiği her şeyi reddetme eğiliminde bir artış var.

Modern tıbba dini hurafeler nedeniyle itiraz edenler olduğu gibi, “doğal tıp” akımından etkilenerek bilimsel tedavi yöntemlerini reddedenler de var.

Aşı karşıtlığı bu nedenle yayılıyor. Aşı karşıtlığının yayılmasıyla, tamamen ortadan kalktığı düşünülen hastalıkların hortladığı, bu hastalıkların özellikle çocukları etkilediği söyleniyor.

Bu durum sınırlı çevreler dışında tartışılmıyor bile! Kapsamlı raporlar, veriler yok ortada. İktidarı hoş göstermeyi iş edinmiş anaakım medya elbette sorunla hiç ilgilenmiyor...

Lakin 1 Ocak 2020 itibarıyla Genel Sağlık Sigortası ödemelerini yapmayan milyonlarca kişinin ücretsiz sağlık hizmetlerinden yararlanamayacağı dikkate alındığında, sağlıkta durumun daha da vahim bir hal alacağını tahmin etmek güç değil.

Beslen-eme-me...

Benim kuşağım, ilkokula başladığı andan itibaren derslerde, bir kalıbı her sene duyardı:

Tarımda kendi kendine yeterli yedi ülkeden biriyiz.

Uzun bir süredir okullarda böyle laflar edilmiyor.

Neoliberal ekonomik planlar tarımsal üretime darbe üstüne darbe vurdu, tarımsal ithalat her sene artmaya başladı, ülkemizdeki tarımsal üretim de uluslararası tohum tekellerinin egemenliğine terk edildi, nüfus kentlere yığıldı...

Şimdi ucuz marketlerde satılan sağlıksız gıdalarla beslenmeye çalışan dev bir nüfusumuz var.

Glikoz şurubuyla, Çin tuzu gibi “tatlandırıcı” katkı maddeleriyle, GDO’lu ürünlerle besleniyor, plastikten su içiyor, bulaşıklarımızı tehlikeli kimyasallarla yıkıyor, telefonlardan, bilgisayar ve televizyon ekranlarından vücudumuza her daim görünmez dalgalar sokuşturuyoruz...

Yeni tipte hastalıklar, bu sağlıksız yaşam ve kentlerde üst üste yığılan nüfus, iktisadi krizin derinleşmesiyle birlikte ciddi bir sağlık krizini de tetikleyecek gibi görünüyor.

İnşa aşamasından başlayarak bizzat iktisadi birer yük yaratan devasa “şehir hastaneleri” derdimize derman olacak mı, işte o zaman göreceğiz.

Ne var ki, hekimlerin meslek birlikleri mevcut sağlık politikalarıyla ve gelecekte yaşanacak sorunlarla ilgili hiç de iç açıcı açıklamalar yapmıyor.

Ne diyelim, bu durumda herkese bol şans dilemekten başka şey gelmiyor elden...

ETİKETLER

Editörün Seçimi