Sürekli ‘teknolojik devrim’ çözüm olmuyor: ‘Büyük insanlık’ olmayınca...

21’inci yüzyılın başlarında, özellikle koronavirüs salgını öncesinde teknolojik gelişme, daha önce görülmedik boyutlarda hızlı bir gelişme kaydediyordu.  

Amerika, Sovyetler Birliği'nin 1957'de ilk uzay aracı olan Sputnik'i uzaya fırlatması sonucu paniğe kapılınca, uzay teknolojileri için araştırma ve geliştirmeye büyük harcamalar yapmıştı. 

Bunun sonucudur ki biyoteknoloji, nanoteknoloji ve internet gibi günümüzün önde gelen teknolojileri ortaya çıktı.

Ünlü General Electric bile aslında bir sınai-askeri komplekstir. Her yedi kişiden biri doğrudan ya da dolaylı olarak askeri üretime çalışıyordu.

1991’de Sovyetler Birliği’nin çökünce, Amerika’nın liderliğinde tek kutuplu kapitalist-emperyalist kampı dünyaya hakim oldu.

2000’li yıllara geldik. Geçen bu süre zarfında Amerika bazı gerilemeler içine girmekle birlikte, ne Rusya ne İngiltere ve Avrupa kapitalizmi Amerikan hegomonyasını zorlar düzeyde bir iktisadi,siyasi ve askeri  gelişmeyi ve bir rekabeti yakalayamadılar. 

Bu bakımdan özellikle iktisadi düzeyde Çin, Amerika’yı zorlama potansiyeli gösterdiği koronavirüs salgını öncesinde, askeri teknolojilerini geliştirdiği ölçüde ABD bu alana daha fazla harcama yapma durumundaydı. 

Yani bilimsel ve teknolojik gelişmeyi daha bir hızlandıran Amerikan-Çin rekabeti idi. Bunun bazı sonuçları var. 

Koronavirüs salgını öncesinde, büyük kriz ya da krizler bekleniyordu. Kapitalist sermayenin önde gelen kuruluşları bile şimdiye kadar görülmemiş çapta bir kriz bekliyordu..

Mesela Japonya'nın ikinci büyük Brokerage şirketinin araştırma bölümü şimdiye kadar görülmemiş bir krizin geleceğinden söz ediyordu. 

Üstelik bu kriz ya da krizler iyi büyüme dönemlerinin ardından gelmeyecekti. 

OECD 2014 raporunda en azından 50 yıl anlamlı büyüme olmayacağından bahsediyordu. 

Sermayenin kimi önde gelen iktisatçıları, yaşamakta olan sürecin “uzun durgunluk” olduğunu söylüyorlardı.

Ki “uzun durgunluk” terimi ana akım iktisadınca önemliydi ve bu iktisadın önde gelen isimleri ilk defa bu terimi kullanıyorlardı.

Onlara göre demek ki kapitalizmin önünde 50 yıl kadar sürecek durgunluk ve büyük kriz veya krizler vardı.  

Marksist iktisatçılar ise, "aşırı üretim krizi" ya da "kar oranının düşmesi” krizinin yaşanmakta olduğunu yazıyorlardı.

Marksist iktisatçıların değerlendirmesi şunu akla getiriyordu:

Büyük krizlerde sermayenin değersizleşmesi yaşanırdı; ama aşırı üretim sorunu önemli ölçüde hafiflerdi.

Acaba geleceği ifade edilen bu krizin böyle de bir sonucu olabilir miydi?

Muhtemelen olurdu ve bu durumda da bir iktisadi yıkım yaşanırdı.

Her şey bir yana sadece Çin’in üretim kapasitesini karşılayacak düzeyde talep eğilimi bile dünyada yoktu. 

Bu krizin güney ülkeleri merkezli olma ihtimalinin de var olduğu da yazılıyordu. 

Mesela Andy Haldane’a göre (The Bank of England’'ın baş iktisatçısı) 2008-9 Anglo-saxon krizi idi.

Bunu 2011-12 Avro bölgesi krizi izledi. Üçüncüsü ise 2015'den gelerek yükselen Piyasalar kriziydi. 

Kısacası bütün bu görüşlere göre, 50 yıl kadar sürecek “uzun durgunluk” ve büyük kriz veya krizler vardı.

Muhtemel krizle ilgili olarak önemli bir husus da şudur:

Bu da böyle bir krizle baş edebilecek hazır aletlerin olmamasıydı.

Mesela faizler oranları çok düşük ve borç seviyesi yüksekti.

Bu yüzden kriz halinde faizin düşürülmesi veya yeni para takviyesi  zordu, hatta yapılamayabileceği yazılıyordu.

Kriz ya da krizler ve durgunluk dönemi...

Sorun bununla sınırlı mı? 

Amerika başta olmak üzere, Rusya, Çin, Fransa vb. ülkeler sürekli silah üretiyordu. 

Amerika'da sınai-askeri kompleksin ekonomide oldukça büyük ağırlığı vardı.

Silah üretimi ise piyasaların canlı tutulmasını gerektirir, çünkü hızla tüketilmesi (satılması) gerekiyor.

Bunun için yapay gerilim, güvenlik gibi gerekçeler fazlasıyla türetiliyor.

Nitekim bunun sonuçlarını günümüzde Ortadoğu’da ve dünyanın değişik coğrafyalarında görmekteyiz.

Hatta büyük bir savaş ya da savaşların ihtimal dahilinde olduğu dahi işleniyor, yazılıyor.

Bu durum karşısında emeği ile geçinen işçi ve emekçi sınıfları, yoksulları durgunluk, kriz ve savaş bekliyor, yani işsizlik, gelir kaybı ve can kaybı bekliyor. 

Bitmedi… Ortada muazzam bir borç stoku da var. Derece farklılığıyla, batı kapitalizminin ülkeleri birbirine borçlu.

Gelişmekte olan bağımlı ülkeler daha bir borçlu, hatta bir kısmı bu borçlarını ödeyemeyecek durumda. 

“Eğer borç kapatılamayacak durumdaysa, Batı bunu geri ödenmeyecekse sanırım şiddet ve sefaletin hüküm sürdüğü bir çağ yaklaşmakta.”

(Berardi)

Sadece Berardi değil; gelecek üzerine kafa yoran düşünürlerin önemli bir kısmı bu kanıda. 

Borcu ödemenin tek yolu geleceği kalkınmayla eş tutan fikirden vazgeçmekti.


Kapitalizmin geleceği... 

“Buraya kadar ana çizgileriyle anlatılan tüm olumsuzlukların karşısına konulacak tek olumlu faktör, neoliberalizmin ürettiği ve ekonomik krize meydan okuyarak hızla yoluna devam eden teknolojik devrimdir.”

(Berardi)
 

“Bilgi toplumu… tarihteki en hızlı büyüyen teknoloji meydana getirmiştir. Gerçekliğin üzerindeki teknik gücün böyle olağanüstü ivme kazandığına ve buna denk düşen toplumsal değişikliklerin, etik sorumlulukların oluştuğuna daha önceki hiçbir kuşak tanık olmamıştır.”

(Filozof Luciano Floridi)


Gerçekten çözüm Berardi ve Floridi’nin gösterdiği gibi sürekli teknolojik devrim mi?

Süregelen teknolojik devrimi üreten, bu iki ‘ünlü’ düşünürün dediği gibi neoliberalizm değildir tek başına.

Neoliberalizm bunu hızlandırmış olabilir. Bu bir yana, teknolojik gelişmeyi asıl üretenin salt kapitalizm olduğu bile çok tartışılır bir mevzudur.

Bu gelişmede savaşın ve teknolojik gelişmenin kendi dinamiklerinin de önemli etkisi olmalıdır. 

Şimdi çözüm olarak önerilen teknolojik devrimin insani/ toplumsal sonuçlarını görmeye çalışarak devam edebiliriz:

OECD’ye göre yarı vasıflı işlerin otomasyonlaşacağı, geriye yalnızca yüksek ve düşük ücretli işler kalacağı için küresel eşitsizlik yüzde 40 oranında artacak... 

Bu durum geleceğe ilişkin karamsar tabloyu şöyle tamamlıyor:

İşsizlik artacak, gelirler azalacak, can kaybı olacak ve şimdide daha bir küresel eşitsizlik artacak.

Neoliberalizm altında zaten önemli ölçüde artan küresel eşitsizliğin birde yüzde 40 daha artması felaket tablosunun son fırça darbeleri oluyor.

Bu kısaca, orta sınıfın çökmesi, işçi ve emekçi sınıfın artan ölçüde işsizleşmesi ve gelirlerde kutuplaşmanın tavan yapması demek... 

Yukarıdan beri çizilmekte olan tabloya bakınca  çözüm olarak önerilen sürekli teknolojik devrim sürekli işsizliğin, yoksulluğun aracı olmuş oluyor.

Teknolojinin mülkiyetinin emperyalist burjuvazinin özel mülkiyetinde olması, azami kar hırsını artırıyor.  

Böylece kenar mahallelere kovulan büyük insanlığa ise çöplük düşmüş oluyor.

Ancak bu kapitalizminde çökmesi anlamına da geliyor.

Çünkü kapitalizmi ayakta tutan, insanların çalışarak elde ettikleri gelirlerle, üretilen mal ve hizmetleri talep etmeleridir. Herkes işsiz kalınca sistem çöker. 

Şu aralar ileri kapitalist ülkelerde tartışılan, bazılarında bölgesel denemeler düzeyinde kısmen uygulanan işsizleri bir insan hakkı olarak asgari 'temel gelir'le yaşatma gibi arayışlarında netice de çözüm olması mümkün değildir:

Dar bir azınlığın dünyanın tüm nimetlerinden yararlanarak gönlünce yaşadığı, büyük insanlığın ise asgari bir gelirle ancak hayatta kalmasıyla sınırlı bir ‘biri yer, biri bakar’ düzen sürdürülebilir bir düzen değildir.

Tahminlere göre batının büyümeye devam edebilmesi için 50 milyon göçmeni sindirmesi gerekiyor.

Bunun ne kadar devasa bir problem olduğunu anlamak için başka söze gerek yok. 

Buna bir de koronavirüs salgını sonrasının şimdilik 60 milyon olarak tahmin edilen işsizleri eklediğimizde… 

Burada biraz durup koronavirüs salgını öncesinde 2060’ın dünyasını Mason nasıl tasvir ediyor, onu görelim: 

“Los Angeles ve Detroit bugünkü Manila’ya benzer -sefil, perişan kenar mahalleler ve onlara tepeden bakan gökdelenler; Stockholm ve Kopenhag- günümüzün refah merkezlerinden ikisi- Amerika’daki rust belt yani pas kuşağı denilen bölgenin harap şehirlerine benzer; orta gelir getiren işler ortadan kalkar.”

(Bunun için Türkçe'de “Kapitalizmin Geleceği Var mı?” adıyla yayımlanan kitapta Randall Collins'in yazısına bakılabilir.)


Bütün bunlara devletin finansman araçlarından mahrum kalması eşlik eder; OECD’ye göre nüfusun yüksek ve düşük gelir grupları halinde kutuplaşması, gelir vergisini etkisiz kılar.

Farz edelim ki sol bir iktidar geldi ve bunun yerine servet gelirini dayattı tabi gücü yeterse, bu vergide çözüm olmadığı gibi bundan kaçınmanın da birçok yolu var.

Koronavirüs salgını öncesinden doğru analiz ettiğimiz ve yaşayarak tanık olduğumuz kadarıyla, doğasına insana yabancılaşmanın ve sömürü eğiliminin hakim olduğu bütün düzenler gibi 'kapitalizm sürdürülebilir bir düzen olmuyor'
 
(Devam edeceğiz) 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.

ETİKETLER

Editörün Seçimi