Ulusal güç, yumuşak güç, popülizm

Bir ülkenin gücü, istediği fakat diğer ülkenin durup dururken yapmayacağı bir şeyi yapmasını sağlayabilmesidir.

Genel kabul gören anlayışa göre, ülkelerin bu türden bir etkiyi yapabilmek için askeri güç (sopa) ya da ekonomik güç (havuç) kullanmaları gerekirdi.

Hele de Soğuk Savaş’ın tekinsiz ortamında bu “sert güç” unsurları en geçer akçe sayılırdı.

Sonra, 1990 yılında -Soğuk Savaş’ın bittiği günlerde- halen Harvard’da profesör ve aralıklarla Amerikan devletinde önemli görevler de üstlenmiş olan Joseph Nye, “yumuşak güç” kavramını ortaya attı.

Sopa ve havucun dışında, yumuşak güç kullanarak -yeni fikir, çekicilik ya da ikna yoluyla- da bir ülkenin istediklerini bir diğer ülkenin kendi istekleriymişçesine benimsemesini sağlamasının mümkün olduğunu ileri sürüyordu Nye. 

Yumuşak güç illa ki her zaman sert güçten daha çok işe yarar demiyor Nye.

Onun yöneticilere önerisi, “akıllı güç” kullanmaları yönünde - yani, etkili ve kalıcı sonuçlar almanın yolu yumuşak ve sert güçleri akıllıca kombine etmekten geçer diyor özetle.

Yumuşak güç kullanımı, sopa ve havucun daha “cimrice” kullanılmasını mümkün kılıyor, çünkü yumuşak gücün de devreye girmesi diğer ülkeleri etkilemek için sert güç kullanımını çoğu kez gereksizleştiriyor. 

Zaman içinde ülkelerin ulusal güç rezervuarı içindeki unsurların ağırlığı değişiyor; kısa ve orta vadede bu unsurlar bazen aynı yönde hareket ederken, bazen de etmiyorlar.

Uzun vadede ise bu unsurlar süreç içinde birbirine yakınsıyor ve bir bütünlük sergiliyor.

Türkiye’nin yumuşak gücünün yükseliş ve düşüşü

Erken Cumhuriyet Türkiye’sinin büyük bir ilgi ve sempati gördüğü açıktır. Bu etki, yalnızca “mazlum” milletler üzerinde değil, Batı toplumlarında da hissedildi.

Bu dönemde Türkiye’nin Hatay meselesi gibi bazı dış sorunlarını görece başarıyla yoluna koyması da bunun bir işareti olarak alınabilir.

Bir diğeri, Nazi rejiminden kaçan Avrupalı bilim adamlarının akın akın Türkiye’ye gelmesidir.

Belki de genç Cumhuriyet'in yüksek yumuşak gücünün en sembolik nişanesi, Yunan Başbakanı Venizelos’un savaşın bitmesinden 8 yıl sonra (1930 yılında) Ankara’ya gelerek Barış Antlaşması imzalaması ve bundan 4 yıl sonra da Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü için bizzat aday göstermesidir.

Soğuk Savaş döneminde ise, “gerçekleşen” değilse de “potansiyeliyle” belli bir düzeyde yumuşak güce sahip bir ülke oldu Türkiye.

Yarı-demokratik, yarı-gelişmiş, Müslüman ama laik, evrensel değerlere yarı-uyumlu bir ülke profili vardı.

Ama hep potansiyeli yüksek bir ülke olarak adı geçti. (İlginçtir ki, örneğin 1950’lerde Türkiye “eşikteki” ülke olarak görülürken, Japonya hariç Uzak Asya ülkeleri –başta Kore ve Çin olmak üzere- ümitsiz vakalar olarak görülüyordu). 

1950’lerden 1990’lara kadar “eşikte” bir ülke olarak görülen Türkiye’nin yumuşak güç kapasitesi 21. yüzyılda ise oldukça çalkantılı bir seyir izledi.

1999 sonrası dönemde geleceğini Avrupa bütünleşmesiyle kurgulayarak yoğun bir reform sürecine girmesi, Türkiye’yi 2000’lerin ortası itibariyle örnek alınması önerilen bir laboratuvar ülke konumuna getirdi.

Türkiye, 2001 sonrasında akılcı ekonomi reformlarıyla hızla toparlanıp küresel genişleme dalgasından yararlanandı ve Polonyalı bir arkadaşımın deyimiyle “Ortadoğu’nun Almanya’sı” gibi geliyordu meraklı gözlere. 

11 Eylül sonrası dünyada, Türkiye için siyasi İslamcıları “demokratlaşmış” ve iktidara gelerek liberal değerleri uygulamaya koymuş bir İslam ülkesi anlatısı büyük sükse yapıyordu.

Batı’nın Ortadoğu ülkeleri için uygun bulduğu Müslüman demokrasinin adeta robot resmi böylece ortaya çıkmış oldu.

(Siyasi İslamcıların liberal demokrasi ilkeleriyle uyuşmayan pek çok uygulamaları karşısındaysa, Batı “Şark için yeterince iyi” anlayışını devreye soktu: İslam dünyasındaki El-Kaide tarzı radikal alternatiflerle karşılaştırdığınızda bunlar hoş görülebilir şeyler, abartmayalım, dedi.)      

Bu dönemde, Türkiye’nin yumuşak gücü zirve yapmış görünüyordu.

AB’den gelen sıcak “evet” mesajları, ABD’den gelen “model ülke” methiyeleri, özellikle “sivil toplum” üzerinden Büyük Ortadoğu Bölgesi’nde çok yönlü olarak gösterilen diplomatik faaliyetler, Ortadoğu’dan taşan hayranlıkla karışık sempati patlamaları, Türk yaşam tarzına ve dizilerine gösterilen yoğun ilgi, turizmde yaşanan büyük genişleme, Türk üniversitelerine yönelen yabancı öğretim üyeleri ve öğrenciler… 

Bütün bunlar, Türkiye’nin AB ile üyelik müzakeresi yapabilecek esneklikte bir laik demokratik İslam ülkesi olmasından –belki de daha doğrusu, öyle algılanmasından- kökleniyordu.  

Sıfır sorundiplomasi yaklaşımının, açık ülke olmasının, renklipopüler kültürünün, karmaşık ve sentez kokan özelliklerinin çekiciliğine kapılarak çekimine girilen bir ülkeydi Türkiye.

Ancak, bu yumuşak güç yığınağı 2000’lerin son yıllarından itibaren hızla erimeye başladı.

Popülizm yumuşak gücün düşmanıdır

Bunun birkaç önemli nedeni var. 

Popülizme kayan iç siyaset ortamı, o ülkenin sempati duyulan “açık” toplum değerlerini yozlaştırıyor. 

Demokratik yaşam kısırlaşıyor. İç barış, yerini muazzam bir kutuplaşmaya terk ediyor, çünkü popülist siyaset bazı kesimlerin düşmanlaştırılması ve dışlanmasına dayanıyor zaten.

Toplum içindeki her türlü azınlık grubunun, iktidar gibi düşünmeyen her türlü siyasi akımın meşruiyeti, “yerliliği”, “milliliği” sorgulanıyor ve potansiyel hain kategorisine tıkılıyor.

Demokrasi, insan hakları gibi evrensel değerlerin zafiyet geçirmesi kaçınılmaz oluyor.

Sorunlarla boğuşan halkın negatif reaksiyonu iktidara değil, “elit” olarak etiketlenen kesimlere yönlendiriliyor; diplomatlar, sanatçılar, akademisyenler, (bazı) işadamları, doktorlar vs. adeta “halk düşmanı” katmanlar olarak arenaya, aslanların önüne, atılıyor.

Toplum giderek “kapalı” bir ruh haline giriyor. Ülkenin üzerine gri bir sis çöküyor.

Bu durum, kritik bir eşiği aşınca dış dünyanın da dikkatini çekiyor ve eleştiriler artıyor. Yumuşak güç, günbegün, eriyor. 

Bir taraftan “hür dünya”dan gelen eleştirilere reaksiyon olarak, bir yandan da içeride yeşeren popülist rejimin doğal bir uzantısı olarak, popülist iktidarın pençesindeki ülke giderek dış dünyayla çatışmacı bir modus operandi sarmalının içine giriyor. 

İç düşmanlara dış düşmanlar ekleniyor; içeridekiler dışarıdakilerin taşeronu olarak resmedilince işler ne kadar da kolaylaşıveriyor popülist otokratlar için. 

Tarih yeniden yazılıyor; eski anlaşmazlıklar cilalanıyor, eski düşmanlıkların tozu alınıyor, tazeleniyor. 

Bütün bunlar yakın dönem Türkiye’sinde yaşandı/yaşanıyor. 

İç politika yönlerini bir kenara koyarsak, yakın dönemde Türk dış politikasının popülist bir başkalaşım yaşadığını söyleyebiliriz:“sıfır” sorun politikasının aşırıya kaçan –eldeki yumuşak güç kaynaklarını abartarak değerlendiren- naifliğinin yerini, “değerli yalnızlığın” şiddetlendirdiği aşırıya kaçan (pasif) agresif bir anlayış aldı.

Bu popülist dış politika yaklaşımı, Türkiye’nin yıllar içinde biriktirmiş olduğu yumuşak gücü hızla eritti.

Yumuşak güç zayıflayınca, dış politikada sert güç unsurlarının (askeri güç ya da ekonomik yardım) “boca edilmesi” kaçınılmaz göründü Türkiye için. 

Türkiye’nin yumuşak güç erimesi somutlaştı

Türkiye’nin Suriye politikasındaki son adımlarının dünyada yankılanış biçimi, Türkiye’nin nasıl müthiş bir yalnızlık içine düştüğünü iyice gözlere soktu.

Ne Batı’dan, ne Uzak Doğu’dan, ne de İslam dünyasından anlamlı bir destek ya da sempati açıklaması geldi. 

Bu durum, Türkiye’nin Suriye’de attığı adımların haklı ya da haksız olmasıyla değil, Türkiye’nin 2000 sonrası arttırmayı başardığı yumuşak gücünü, en azından son on yıldır hovardaca harcıyor olmasıyla yakından ilgilidir. 

Yakınlarda yayımlanan, Nye’ın yumuşak güç konseptini baz alarak ilk 30 ülkeyi sıralayan The Soft Power30 indeksi, 2019 yılı için Rusya’yı en geriye koyarken Türkiye’yi hemen yanına 29. sıraya koydu.

Macaristan 28., Çin 27. sırada, Güney Kore 19. sırada yer aldı.

2016 yılında 1. sırada olan ABD ise, Trump yönetiminde 5. sıraya geriledi. 

Peki, Türkiye ne yapabilir bu durumda?

Homeros’un M.Ö. 9. yüzyılda anlattığı Sisifos isimli Anadolulu hakkındaki “söylen” bir yol gösteriyor gibi: 

Sisifos’u gördüm, korkunç işkenceler çekerken: yakalamış iki avucuyla bir kayayı ve durmadan itiyordu onu bir tepeye doğru…

Ama varmasına bir parmak kala, bir güç itiyordu onu tepeden gerisin geri, aşağıya kadar yuvarlanıyordu, o da yeniden itiyordu kayayı, kan ter içinde …

 

ETİKETLER

Editörün Seçimi